Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Olacak İş Değil

Aşk dediğin şey insanın kalbinde kağıt kesikleri açar mıymış canım? Bu nasıl şeymiş böyle? Bir kadın da bir adamı gözlerini kısarak diz çöktürebilir miymiş, hem hiç dokunmadan? Bir adam da bir kadını düşünürken ağlayıverir miymiş?

Bu ne biçim işmiş böyle canım!

Kalbine kirpik saplandı diye, koskoca adam yerle bir olur muymuş? Hem bir kirpik o kadar derine saplanır mıymış? Küçük beyaz eller, bir katilin elleri olabilir miymiş hiç!

Kanmayın sakın böyle şeylere, bir kadının gülüşü için bir adam kendi ömr-ü hayatından vazgeçebilir miymiş canım? Böyle fedakarlık nerede görülmüş? Ayaküstü bir çiğköftecide karşılıklı dürüm yerken aşık olunur muymuş?

Hem bir gülüş bir adamın canını alabilir miymiş?

Bir gülüş, bir adamın canını…
Bari siz söyleyin,
Akıl alacak iş mi bu ?!

Tanrı, Cennet, Melek

Gözlerimi kapattığımda Tanrı beni kucağına aldı. Kulağıma adımı fısıldadı, sonra da bana bir şeyler anlatmaya başladı. Tanrının kudreti öyle büyük ki, bana anlattıklarını duymuyor, yaşıyordum. Sanırım anlattığı şeyleri yaşayarak görmemi istiyordu. Keşke dünyada da böyle bir teknolojiye erişebilsek, diye düşündüm.

Önce her yer ve her şey bembeyazdı. Sonra yavaş yavaş kahverengi, kimi ince ve uzun, kimi kalın ve kısa ağaç gövdeleri belirmeye başladı. Her ağaç gövdesinden yine inceli kalınlı dallar, budaklar saçaklanmaya başladı. Ağaçlar köklerini yerin altına doğru uzatabildikleri kadar uzattılar. Tam “yer yok ki kökler yerin altına gidebilsin” diyecektim, Tanrı toprağı yarattı. Toprak tüm köklerin üzerini bir yorgan gibi örttü.

Sonra gökyüzü kendini hatırlattı. Başımı yukarı kaldırdığımda her yer masmaviydi; ama bu uzun sürmedi ve beyaz, görkemli, ağırbaşlı bulutlar yavaş yavaş kayarak geldiler. Artık ayaklarımın altında parmaklarımı içine gömebileceğim bir toprak ve başımın üstünde mavi-beyaz bir dam vardı.

Güneş gelmiş o arada, geldiğini farketmemiştim, ağır aksak geçti gökyüzünden. Bulutların arkasında bir göründü, bir kayboldu, sonra tekrar göründü.

Sonra yapraklar peyda oluverdi ağaçların dallarından, hemen yeşerdiler, hemen büyüdüler, henüz doyamamıştım seyretmeye ki bir de baktım sarardılar. Kökleri inceldi ve bazıları koptular dallarından, aheste aheste yere indiler, toprağın üzerine kondular.

Şimdi bir sonbahar tablosunun içindeydim, gözlerim etrafta seni aradı. Yere konmuş sarı-kahverengi yapraklar ve iki yanında uzayıp giden ağaçlarla uzunca bir koridorda seni gördüm. Ağaçların dalları yarı çıplaktı, sen de öyle sayılırdın. Üstünde beyaz, ipekten, tek parça bir elbise vardı. Sağ omzunu kapatmış sol omzunu açık bırakmıştı.

Saçların açıktı ve tenin beyaz. Gözlerin siyaha çalıyordu kadın, kaşların bir hattatın kalemiyle çizilmişti. Ve kirpiklerin bembeyaz dişlerinin aksine kapkaraydı, sandım ki yüzün benimle dalga geçiyor.

Bu sefer Tanrı kulağıma fısıldadı gerçekten, sesini duydum yaşamaktan ziyade, zira nutkum tutulmuştu ve daha fazla yaşayamayacaktım bu yerde.

- Burası cennet, oğlum.

dedi ve ben de

- Biliyorum, tanrım.

dedim.

Sonra sen yok oldun sonbaharın koridorunda, diğer her şey aynı kaldı, daha fazla yaprak, daha fazla ağaç, daha fazla gökyüzü, daha fazla bulut vardı.

Burası cennet değil, tanrım.

dedim ve o da

Biliyorum, oğlum.

dedi.

Sonra da ben uyanmak istedim.

Dedim ki

Böyle kendini çok güçlü, kocaman, yıkılmaz zannettiğin anlarda, ufak tefek, incecik, narin bi şey gelip seni tepenin üstüne düşürüyor ya…

Neyse, öyle işte.

Bir Adam ve Bir Kadın (2)

Bir kadın çok severken, bir adam çok sevmeli o kadını.

Gözleri gülerken kadının ve tebessümüne adamışken kendini adamın; mutluyken yanında, adam çekip gitmemeli ardına bile bakmadan. Silmemeli yaşananları. Ve umursamaz davranmamalı.

Bir kadının hayalleri, asla yerle bir edilip gidilmemeli.

Eğer giderse adam; anıları bırakıp bir kenara, hiçbir şeyi düşünmeden, aniden; bilmeli ki bir hayat yarım kalmıştır.

Ve bu bir nevi, ah almaktır.

Çünkü bir kadın, kollarında huzurlu olduğu adamı, değer verip hayatına aldığı o canı atamaz bir anda düşlerinden, aklından ve yaşamından. Uzunca bir müddet, aldığı her nefeste, ciğerlerine dolan her havada o adamın adı vardır ve yaşamak, o kadına, zorlaşmıştır.

İşte bu yüzden, kimse, o kadına “Unut!” dememeli. Çünkü kadın, korkularıyla yüzleşip geçmişi ağlayarak değil, tebessümle hatırlamalı. Bunun için günler, haftalar, aylar geçmeli ve o kadın bu süre içinde, kendisiyle baş başa kalmalı.

Geri dönerse adam günün birinde, kadın o adamı, affetmemeli.

Affetse de eskisi gibi sevmemeli. Aşkı iliklerinde hissetmemeli. Duygularına yenik düşmemeli.

Severse hiçbir şey olmamış gibi, ilk günkü gibi hissederse aşkı damarlarında, yenik düşerse eğer duygularına; hazırlamalı bir ayrılık sahnesine daha kendisini.

Ve gitmeli. O şehri, terk etmeli…

Gamze Türk, 20Kasım2011 , 02:20

http://novablood.blogspot.com/2011/11/bir-adam-ve-bir-kadn.html

Duman

Hepimizin şaşkın bakışları arasında kendisine uzatılan sigara paketine yöneldi. Sigara içtiğini bilmiyorduk. İnce ve ahenkli parmaklarıyla rulo haline getirilmiş beyaz çarşaflardan birini paketin içinden çekti. Bense o sırada sigara içiyor oluşuna hiç ihtimal vermediğim için hem hayranlıkla hem de hayal kırıklığıyla onu izliyordum.

Duman, nikotin, zifir, karbonmonoksit… Başlarda bunları güzel bir kadınla bağdaştıramamıştım elbette; ama sonra anladım ki ben de bir çeşit bağımlıydım nasıl olsa, böylesi bir kadının eline içten içe yanan bir izmaritten daha çok ne yakışabilirdi?

Bir an için sigara olmanın nasıl bir his olabileceğini düşündüm. Eğer paketin içinden çektiği sigara ben olsaydım, ellerine kokum sinecekti, dudaklarından içeri girecektim, ciğerlerine dolacaktım, belki uzun yıllar kalbine en yakın yerlerde kalacaktım…

İnsan hiç dünyaya sigara olarak gelmediği için isyan eder mi?

Ben ettim.

Beyaz sigara, beyaz ellerde ustaca çevrildi. Ucu bir kibrit çöpü ile yakıldı. Kibrit çöpü umursamazca fırlatıldı bir kenara. Kibrit çöpünün yerinde olmayı kimse istemezdi, ben dahil.

İlk nefesini çekerken göz göze geldik. Yadırgayan bakışlarımla karşılaştığında dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu. Kendine güven, ukalalık, belki küstahlık…

Zeka fışkıran, iri ve güzel gözleri bir anlığına kısıldı, yanakları içine çöktü, göğsü şişti, karnı çekildi. Dumanı  yüzüme doğru hafifçe üfledi. Galiba bu “acemi değilim, daha önce de içtim” deme biçimiydi.

Bense dumanla ilgilenmiyordum, gözlerim sigarayı tutan sağ elinin duruşuna kaymıştı. Bileği narince bükülmüş, incecik parmakları yanan çarşafı hafifçe sıkıyordu.

Konuşulanlar vardı, sözler geliyor, sözler gidiyordu, sorular soruluyor ve cevaplar veriliyordu; bense siyah ayakkabısıyla kot pantolonunun tam olarak birleşemediğini farkettim, onu nasıl taşıdığını anlayamadığım küçük ayaklarının çıt kırıldım bileklerine, nasıl bu kadar güzel görünebildiklerine akıl sır erdirmeye çalışıyor, öylece düşünüyordum.

Tanrı, yeteneklerini gözlerimin önüne sermiş, benimle dalga geçiyor olmalıydı.

Yaramaz Adam

Rahat duramadı. Sevdi. Aşk, hiç vazgeçemeden tekrarladığı en büyük yaramazlık ve şımarıklıktı.

Kafası bir hayli karışık. Başını ellerinin arasına almış düşünüyor. Neresinden tutsan elinde kalır böyle mevzular, kendisi de farkında. İçinden çıkamayacağını bildiği halde bir kaçış yolu arıyor. Herşey şu yerleşmiş algılar yüzünden oldu, diyor ve çevresini suçluyor. Bu kadar salak olduğu için kendini de es geçmiyor elbette.

Sevgi nedir?

Ya da ne olduğunu boşver. İki insan arasında bağ oluşturan türden birşey midir? Evet. Peki bir insan bu soruya evet cevabı verirken hiç sorgulamaz mı kendini?

Çünkü sevgi her zaman kuvvetlendirmez bağları. Ne yaman çelişki, bazen varolan pamuk ipliklerini de tiftik tiftik eder, inceldiği yerden koparır her şeyi.

Yaşadığı her şey zaman zaman gözünün önünden geçiyor. Şu film şeridi meselesi. Herkesin filmi başka, bu adamınki tam bir dram. Aşkı bu kadar arabesk yaşayan bir milletin çocuğu olduğu için hem kendinden hem de geçmişinden utanıyor.

Hep hayatımda kal, diyor kadın.

Ama ne olarak?

Ama kim olarak?

Seni seviyorum, diyor adam.

Cevap yok kadından.

Ve böylesine bir sevgi ne yazık ki karşılık bulamadığı yerde barınamaz. Sönmesi gerekir. Bunun için ateşten uzaklaşmalı, soğuk iklimlere göç etmelidir. Okyanuslara açılmalıdır belki. Nereye gideceği meçhul; ama nerede barınamayacağı aşikar.

Yani sevgi bağlamaz her zaman insanları; bazen öyle bir koparır ki, yeniden bağlamak için korkunç nefretler gerekir.

Ve bunu istemeyiz.

Biliyorum, der kadın.

Erkek adama sevdiği kadınla çatışmak çok keyif verir.

Çünkü adam izler kadını. Kızdığında gözlerinin kenarında oluşan çizgileri görür. Cevap vermek için vızır vızır çalışan aklını kullanadursun güzel kadın, erkek adam gelecek cevaplarla ilgili değildir. Çünkü o sırada inceleşen dudaklarıyla, terleyen şakaklarıyla ve sivrileşen çenesiyle dünyanın en sevimli şeyi karşısında durmakta ve gözlerinin içine bakmaktadır.

Yine de bazen çok ters ve sağlam cevaplar alabilmek mümkündür şayet zekasından etkileniyorsanız bir kadının. Çünkü zaman zaman sizi de aşar, kestiremezsiniz karşınızdaki pratik zekanın boyutlarını.

Bir laf edersiniz, hedefiniz kızdırmak, çıldırtmak ve sinirden hızlanan nefesleriyle inip kalkan göğsünü seyretmektir dünyanın en güzel kadınının; ama o bunun yerine sakinliğini korur, siz daha şaşkınlığınızı atamadan öyle bir diyalog içine girmişsinizdir ki, tek kelime ile beyninize giden oksijeni kesiverir o beyaz tenli, siyah saçlı ve güzel gözlü kadın:

- Seni seviyorum, der adam.

- Biliyorum, der kadın.

Ve bir yerlerde, o anda yaşanan, tek taraflı bir sevgi olduğunu tüm dünyaya haykırır tek bir sözcük.