Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Bir İşe Yaramak

Küçük Prens, kendisini bütün yıldızların sahibi olarak gören ve tek işi bütün gün oturup yıldızları saymak olan “zengin” adama hoş bir cevap verdi ve ben de bunu sizinle paylaşmak istedim.

Küçük Prens’in ciddi şeyler konusundaki düşünceleri, büyüklerin düşüncelerinden çok farklıydı.

“Benim her gün suladığım bir çiçeğim var,” dedi. “Ayrıca, her hafta temizlediğim üç volkanım. Sönmüş volkanı da temizliyorum çünkü. Ne olur ne olmaz. Bu yaptıklarım, volkanlarımın işine yarıyor, çiçeğimin de… Ama sen yıldızların işine yaramıyorsun…”

Bülent Ersoy – İmkansız

 

Facebook’ta paylaşıp geçiştiremeyeceğim kadar değerli bir güfte ve yorum olduğuna karar verdim. Buraya not düşüyorum. Özellikle belirtmeliyim ki bu eseri sık sık dinliyorum. Çok gerçek ve çok etkileyici geliyor.

Gri Paltolu Kadın

Bir şehre alışmanın en iyi yolu, o şehri kendi adımlarınızla gezmektir. Mümkünse ara sokaklarda kaybolmak, meydana varan yeni yolları öğrenmek için bulunduğunuz muhitin sakinlerine sorular sormak gerekir. Böylece hem şehrin insanıyla kaynaşırsınız hem yeni yollar öğrenirsiniz hem de acemiliğinizi biraz olsun atarsınız.

Arkadaşlarla sohbet ederek kırmızı köprüye vardık. Nehrin bir tarafında şehrin en işlek bölgesi yani Main Square bulunuyor. Bizim yurdumuz ise anlaşılacağı üzere nehrin diğer tarafında ve daha sakin bir yerde.

Meydandan yukarı doğru uzanan dar sokaklardan birinde yürürken, şarkı söyleyen bir kadın sesi duydum. Şunu itiraf etmeliyim ki duyduğum ses bugüne kadar duyduğum en iyi kadın sesi değildi. Hatta ortalamanın da altında olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum.

Sokakta yukarı doğru ilerledikçe sesin kaynağına daha da yaklaştığımızı farkettim. Sonunda, üstünde gri paltosu, ayaklarında siyah botlarıyla, modaya uymak konusunda pek de çaba sarfetmediği kolayca anlaşılan, uzun boylu, iri yapılı ama masum görünüşlü bir kadınla karşılaştım. Sokağın kenarında yere şapkasını açmış, şarkı söylüyordu. Bir anaokulu şarkısına benzeyen sevimli ve sıradan bir tınısı vardı; ancak kadının hemcinslerine kıyasla kalın sayılabilecek sesi şarkıyı biraz gülünç bir hale sokuyordu. Müzik kulağının pek olmadığını kolayca anlayabiliyordum, kendisi de bunu kabul edercesine ve hiç de umursamazcasına şarkısını söylemeye devam ediyordu.

Arkadaşlarım kendi aralarında sohbet edip yürümeye devam ederken ben adımlarımı biraz yavaşlattım. Kadını izlemeye koyuldum. Ellerini iki yanına indirmiş, sopa yutmuş gibi dimdik duruyor ve ilkokul müsamerelerinde şarkı söyleyen çocuklar gibi bir sağa bir sola aynı ritimle dönüyordu. Yaptığı şeyi gülünç bulmuştum. Hem sesi güzel değildi, hem şarkısı kimseyi etkiliyora benzemiyordu hem de önüne açtığı şapkaya pek de para atıldığını düşünmüyordum. Acaba bu işte çok başarılı olduğunu mu düşünüyor diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum.

Sonraki günlerde de aynı sokaklarda yürürken tam olarak aynı yerde olmasa da farklı sokaklarda bu kadını görmeye devam ettim. Onu her gördüğümde aynı ciddiyetle şarkısını söylüyordu ve sesi de bir önceki günden daha başarılı, daha etkileyici çıkmıyordu. Ama ben onu her gördüğümde daha fazla dinlemeye başladım. Bu kadında bana ilginç gelen bir şeyler vardı ve ne olduğunu bulmak için birkaç gün boyunca zihnimi kurcaladım.

Galiba şimdi neden bu kadar etkilendiğimi anlıyorum. O kadının bir misyonu vardı: şapkasını önüne koyup şarkı söylemek. Üstelik bunu yaparken kimseyi umursamamak. Dünyada ne olup bittiğinden bağımsız olarak, kimin ne işle meşgul olduğunu düşünmeye dahi fırsat bulamadan, bu sokağın ihtiyacı olan şarkıyı kendince seçip, kendi sesiyle bizlere hediye ediyordu. Karşılığında ise eğer istersek şapkasına birkaç bozukluk bırakıyorduk. Biz bozuklukları bırakırken sıcak bir tebessümle teşekkür ediyor; ancak şarkısını asla bölmüyordu.

Onu son görüşümde karşısında dikelip uzun uzun düşündüm. Bu sokakların o olmadan ne kadar sessiz olabileceğini hayal ettim. Gerçekten de sokakta onun sesinden başka hiçbir ses yoktu. Dolayısıyla üstlendiği görev ciddiye alınması gereken önemli bir görevdi. Kendi kendime benim dünyaya nasıl bir katkım olduğunu sordum. Öyle ya, madem ilk görüşte onu küçümsemiştim, öyleyse benim daha ulvi bir şeyler yapıyor olmam gerekirdi. Birilerine bir şekilde faydam dokunuyor olmalıydı; ama bu sorunun cevabını vermekte pek de başarılı olduğumu söyleyemem.

Hayatta en önemli şeylerin hep en küçük ayrıntılar olduğunu düşündüm. Küçük şeyler, bizi biz yapan şeylerdi. Küçük şeyler hep dünyayı değiştiren şeyler oldu; çünkü hiç yeteri kadar ciddiye alınmadılar ve hep kendilerinden beklenenin fazlaca üstünde sonuçlar doğurdular.

O an, içimde, bet sesiyle sessiz bir sokağa canlılık getirme görevini üstlenmiş bu kadına karşı büyük bir sevgi duydum. Sağ elimle şapkamı çıkardım ve kalbimin üzerine koydum. Gri paltolu kadınla göz göze geldik, başımı öne eğdim ve verebileceğim en sıcak gülümsemeyle, içinde ona karşı hissettiğim minnet, hayranlık ve sevgiyi de barındıran kocaman bir selam verdim.

Belki benimkinden çok daha sıcak bir gülümsemeyle selamımı aldı; ama şarkısını asla bölmedi.

Quadro, Maribor, Slovenia

Ve karşımda bir yatak. Hiç tanıdık değil. Üstüne yatak örtüsü, yastık kılıfı koyulmuş. Onlar da benim alışık olduğum kokuya sahip değiller. Oda biraz tozlu. Benden önce burada kalan öğrenci muhtemelen çıkmadan önce temizlemiştir; ama benim de kendimi rahat hissetmem ve bu yeri kısa süreliğine de olsa “benim yerim” yapabilmem için temizlik şart!

Kolları sıvayıp önce bir güzel vileda yapıyorum; sonra masamı, çekmecelerimi, dolaplarımı teker teker siliyorum. Anne, çantama koyduğun sarı bezler çok işe yaradı teşekkür ederim.

Biraz odadan bahsedeyim; uzunca bir masam var ve zannediyorum ki akçaağaç bir masa bu. Hemen dibimde kocaman bir pencere var ve masamda hayli güçlü bir sarı ışığa sahip yakışıklı bir masa lambası. Sarı ışıkları oldum olası seviyorum; ama evdeki gibi bunun da şiddetini ayarlayabilseydim çok hoş olurdu diye düşünmeden edemedim.

Yurtta kablosuz internet yok. Onun yerine inanılmaz güçlü bir kablolu ağ kurulmuş. Evde kullandığım internetin yaklaşık 4 katı hızla dosya indirebiliyorum, gerisini siz düşünün. (Torrentte yaklaşık 8 MB/sn hıza ulaştım.)

Eşyaların hepsi yeni. Bu yurt Maribor’daki en iyi yurt muhtemelen ve biz henüz bu yurtta kalan ikinci nesiliz. Dolayısıyla konfor konusunda hiçbir eksiğimiz yok. Yalnızca diğer yurtlarla kıyasladığımızda burası biraz daha sessiz sakin, sosyalleşme imkanları yönünden kıyaslarsanız biraz daha dezavantajlı; çünkü kocaman mutfaklarımız olmasına rağmen orada oturup sohbet etmeye pek hevesli görünmüyor yurt sakinleri. Ancak son günlerde yan odadaki Macar ve Alman komşularımızın da yardımıyla insanların birbirine biraz daha ısınması için mutfak toplantıları düzenliyoruz ve galiba başarılı da oluyoruz… Şimdiden beş kişilik bir kemik kadro oluşturduk bile. :)

Düşünüyorum da, belki de yurtla ilgili çok fazla şey yazıp çizmeye gerek yoktur. Ya da bu tür detaylar diğer yazılarımın arasında bulunabilir. Sebebini pek bilmemekle beraber odamla, yurdumla ilgili çok fazla şey anlatmaya hevesli değilim. O yüzden bu nispeten kısa bir yazı olsun ve size Maribor’daki hikayelerimle döneyim.

Ha bu arada, şu lafı çok seven bir arkadaş varmış, ona ithafen:

“Şimdilik hoşçakalın.”

Gidiş Yolculuğu

Kendime çok kızdım.

Yine bir şeyleri kafamda planladım; ama yine kafamda planladığım gibi gerçekleşmediler. Bazen harekete geçmek dışında her şeyi çok iyi yapabildiğimi düşünüyorum. Ama her ne hikmetse en önemli olan harekete geçmek oluyor ve ben diğer her şeyi ne kadar iyi yaparsam yapayım harekete geçemediğim için hiç yol katedememiş oluyorum.

Sonuç olarak kendimden hiç emin olmadan evden çıktım, apar topar valizimi toplamış olmanın ve belki de çok önemli bir şeyleri evde bırakmış olmanın huzursuzluğunu üzerimde taşıyarak Esenboğa’ya doğru yola koyuldum. Yolculuğun verdiği stresten olacak, benim için en önemli şeyleri zaten ne yaparsam yapayım yanıma alamayacağımı unutmuş olmalıyım; annem, kardeşim, babam ve diğer tüm sevdiklerim.

Bazen, hayatın karşınıza çıkardığı maceralara fazlaca dalıyorsunuz. Kendinizi cam bir fanusun içine kapatıyorsunuz ve dış dünya ile olan bağlantınız kesiliyor. Sanki o an yaşadığınız şey ezeli ve ebedi bir şeymiş gibi, bunun dışına çıkış yokmuş ve sonu çok mühimmiş gibi. Zamanla o cam fanus kırılıyor, derin bir nefes alıyorsunuz, daha önceki her şey gibi bu da geçmiş oluyor işte.

Hafif çakırkeyif bir kaptan pilotumuz vardı Ankara – İstanbul arasında. Kendisinin de söylediği gibi “hafif türbülanslı” bir yolculuk geçirmiş olma ihtimalimiz yüksektir; ancak ben “hiç türbülanslı” bir yolculuğu deneyimlemediğim için bunun ayırdına varabilmiş değilim. Benim için sallanan, yalpalayan bir arazi aracıyla gitmek gibiydi.

İstanbul’da Serap’ın arkadaşlarının hoş jestiyle karşılaştık. Kendi kendime böyle arkadaşlara sahip olmanın ne denli önemli olduğunu düşündüm. Uzun süre diyaloglarını izledim, hoştular. Slovenya uçağına gidene kadar bizimle birlikte kaldılar ki geceyarısından sabahın erken saatlerine kadar havaalanında olmak kolay değil.

Nihayet İstanbul’dan da ayrılık vakti geldiğinde, ağır adımlarla bizi evimizin sınırları dışına uçuracak büyük metal kuşa doğru ilerlemeye başladık. Bu seferki uçak, bir öncekinden daha küçüktü. Daha çok sallanacağımızı ve türbülans dedikleri şu hararetli şeyden daha çok etkileneceğimizi düşündüm; ama hiç de öyle olmadı. Bu sefer çok daha sarsıntısız bir uçuşla Ljubljana havaalanına vardık. Ve uçakta bizimle aynı yurtta kalacak olan yeni arkadaşlarla tanıştık.

Aslında planımız havaalanından trenle ortalama iki saatlik bir yolculuk yaparak Maribor’a ulaşmaktı; ama çok kişi olduğumuzu göz önünde bulundurunca bir minivan kiralamanın daha uygun olacağına karar verdik. Kişi başı 30 Euro’dan 150 Euro’ya bir minivan kiraladık ve yola koyulduk. Başlarda bu ücretin biraz pahalı olduğunu düşünsek de Maribor’a vardığımızda eğer trenle seyahat etseydik yine buna benzer bir ücret ödeyeceğimizi ve üstüne üstlük karda kışta valizlerimizle oradan oraya koşturmanın da cabası olacağını öğrendik.

Shuttle dedikleri bu minivanla yolculuğumuza başladığımızda şoförü gözüm tutmadı. Gözlerimi Maribor tabelasından hiç ayırmadım ve kimi zaman farklı yollara saptığında hemen koltuğumda dikelip sağı solu kestim. Ülkenizden kilometrelerce uzakta, hiç bilmediğiniz topraklarda kendinizi tanımadığınız birine emanet ettiğinizde haliyle biraz tedirgin oluyorsunuz. Neyse ki şoförümüz ne bir seri katil ne de organ mafyasının bir parçasıydı. Trafik kazası sebebiyle kitlenen yolda yaklaşık bir saat kaybettikten sonra yurdumuza sağ salim ulaştık.

Şimdi önümüzde tanımamız gereken küçük bir şehir, tanışmamız gereken yeni insanlar, alışmamız gereken yeni bir hayat ve tecrübe etmemiz gereken zorluklar, güzellikler, farklılıklar var.

Vira bismillah!

Slovenya’da Erasmus

“Ulan bir kendimi deneyeyim, nasıl olsa çalışmadan girerim, ortalama da çok yüksek değil, kazanamam.”

Şöyle bir kafayla girilen Erasmus sınavı sonrası, sınavın bir hayli iyi geçmesi sonucu Erasmus işini daha ciddi şekilde düşünmeye başladığımı hatırlıyorum. Olayı her boyutuyla ele almak bir koca yıl öncesinden mümkün değil; ama kazanabilme ihtimali doğduğunda her şey çok değişiyor onu söylemem gerek.

Erasmus kararı verdiğinizde ve sınava girdiğinizde, sınav tarihinden yaklaşık 1 yıl sonra yolculuğa çıkıyorsunuz. Aradaki bu uzun sürenin çok önemli bir rolü var; çünkü büyük kararlar vermek, bu kararları hemen uygulamanız söz konusu ise bir hayli zordur. Ancak ilerisi için büyük düşler kurmak ve büyük planlar yapmak çok kolaydır. Erasmus kararını vermek de bu sebeple nispeten kolay olmuştu. Üstelik evrak işlerinin, yurtdışı hazırlıklarının da yavaş yavaş ve aralıklı olarak yapılıyor olması olayın boyutunun tüm görkemiyle ortaya çıkmasını engelleyen detaylardı. Ve iyi ki de böyle.

Şimdilerde daha önce adını bile duymadığım bir şehirde, hiç tanımadığım birçok insanın arasında, yaşayışlarını, alışkanlıklarını, geleneklerini ve ilişkilerini hiç bilmediğim birçok kültürün çocuğuyla bambaşka bir alemdeyim.

Aklımın bir köşesinde hep hazırda tuttuğum küçük bir not var: “Hayat, kısa bir yolculuktur.” İşte önümüzdeki altı ay, bu kısa yolculuk içinde girilen yabancı bir patika. Daha önce buralardan geçenler olduğunu görüyorum ve elbette benden sonra da geçenler olacak.

Öyleyse hayatın geneli için düşündüğüm şeyi, bu minik patika için de düşünebilirim. Buralarda bir yerlerde benim de bu patikayı kullanmış olduğumu belirtecek ufak izler bırakmalıyım. Belki kaybolursam bana tekrar yolumu buldururlar; belki de başka birilerine yardımları dokunur.

Şimdilik, hoşçakalın.

Maribor, 1 Mart 2013

Arayış

Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.

Siddhartha, Herman  Hesse