Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

… hepsi yok olacak.

Yalnız bizim yaptıklarımız değil, asırlardır bu alemde yapılmış bütün her şey, yangınlarla, kurtlarla, ilgisizlikle yok olacak. Böylece, Şirin’in pencereden Hüsrev’i gururla seyretmesi, Hüsrev’in de ay ışığında yıkanan Şirin’i ne güzel seyretmesi ve bütün aşıkların karşılıklı zarafet ve incelikle göz süzmeleri; Rüstem’in beyaz Şeytan’ı kuyunun dibinde boğuşarak öldürmesi; aşktan aklını kaçırmış Mecnun’un çölde beyaz kaplan ve dağ keçisiyle arkadaşlık ederkenki kederli hali; her gece çiftleştiği dişi kurda bekçilik ettiği sürüden bir koyunu armağan eden hain çoban köpeğinin yakalanıp ağaca asılışı; çiçeklerle, meleklerle, yapraklı dallarla, kuşlarla ve gözyaşlarıyla yapılmış bütün o kenar süsleri; Hafız’ın esrarlı şiirlerini süslemek için çizilmiş ud çalanların hepsi; binlerce, on binlerce nakkaş çırağının gözlerini bozan, üstatları kör eden bütün duvar süsleri; kapı üstlerine, duvarlara asılı küçük levhalara, resmin içindeki iç içe geçmiş çerçevelerin içine gizlenmiş bütün beyitler; duvar diplerine, köşelere, alınlıklara, ayakaltlarına, çalı diplerine, kayaların arasına gizlenmiş alçakgönüllü imzalar; aşıkları örten yorganları örten bütün çiçekler; Padişahımızın rahmetli dedesinin düşman kalesine zaferle saldırışı sırasında kenarda sabırla bekleyen kesik gavur kellelerinin hepsi; kefere elçisinin Padişahımızın büyük büyük babasının ayağını öperken arkada gözüken ve senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi; boynuzlu, boynuzsuz, kuyruklu, kuyruksuz, sivri dişli, sivri tırnaklı bütün şeytanlar; aralarında bilge hüthüt, sıçrayan serçe, acemi çaylak, şair bülbül de olmak üzere çeşit çeşit binlerce kuş; huzurlu kediler, huzursuz köpekler, aceleci bulutlar; binlerce resimde tekrarlanmış küçük sevimli otlar, acemice gölgelenmiş kayalar ve peygamber sabrıyla yaprakları tek tek çizilmiş on binlerce servi, çınar ve nar ağacı; Timur zamanından ya da Şah Tahmasp zamanından kalma saraylar örnek alınarak yapılmış, ama çok daha eski çağların hikayelerini süsleyen saraylar ve yüz binlerce tuğlaları; kırda çiçekler üzerine ve açmış bahar ağaçları altına serilmiş harika bir halının üzerine oturup güzel kadınlarla oğlanların çaldığı musikiyi dinleyen on binlerce hüzünlü şehzade; mükemmelliklerini son yüz elli yılda Semerkant’tan İstanbul’a binlerce nakkaş çırağının gözyaşlarıyla yediği dayağa borçluı olan bütün o harika çini ve halı resimleri; senin hala aynı coşkuyla çizdiğin o harika bahçelerin ve çaylakların, inanılmaz ölüm ve savaş meclislerin, zarafetle avlanan padişahlar ve aynı zarafetle kaçan ürkek ceylanların senin ve ölen şahların, esir düşmüş düşmanların, gavur kalyonlarının ve düşman şehirlerinin ve kaleminden karanlık damlar gibi ışıldayan bütün o parıl parıl karanlık gecelerin, yıldızlar, hayalet gibi serviler ve kırmızıya boyadığın aşk ve ölüm resimlerin senin, hepsi, hepsi yok olacak.

Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk

Şu Sıralar

Ne yani? Herkes Kürk Mantolu Madonna’dan bir alıntı yapıyor diye ben arşivdeki alıntılarımı paylaşmaktan imtina mı edecektim? Aksine hanımlar ve beyler; yaygın kanının tam tersi olarak, bir eserin “ayağa düşmesi” gibi bir durumun söz konusu olmadığına inanırım. Herkesin okuduğu bir eser, az kişinin okuduğu halinden daha az keyifli, daha az faydalı ya da daha az değerli olamaz.

Zaman zaman kendini işe yaramaz hisseden herkes için paylaşıyorum:

“Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramafon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.”

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

Kara ve Havayolu ile 3100 Kilometre – 4

(serinin üçüncü yazısına gitmek için buradan buyrun)

Trende aldığım notları karıştırırken, Zidani Most’ta almış olduğum top ekmeklerin ne kadar lezzetli olduğunun altını özellikle çizmişim. Gerçekten de, bir şişe su ve bir top ekmeğin böyle lezzetli geldiği bir yolculuk hiç yapmamıştım. Gideceğim yolun uzunluğu ve trendeki yiyeceklerin pahalılığı, bayatlığı hesaba katılacak olursa, azığımı idareli kullanmam gerektiği konusunda benimle hemfikir olunacaktır. Ben de öyle yaptım. Bir top ekmeği ve yarım şişe suyu öğleden hemen önce yedim ve diğer kısmını ise saat dört sularında yemek üzere sakladım. Tren yolculuğunun sonlarına doğru yaklaştığımda ise, not defterime Burger King’den yenecek bir Big King ya da McDonald’s karşıma çıkarsa mideye indireceğim bir BigMac’i hasretle beklediğimi yazmıştım. Yediğim şey her ne olursa olsun “big” sıfatına haiz olacaktı.

Tren istasyonuna indiğimde önce kendimi çok özgür hissettim: sanki çok büyük bir iş başarmış gibiydim. Kocaman istasyonun bilmemkaç nolu peronundan ana giriş kapısına doğru yürürken birkaç kere yüksek sesle kahkaha attığımı ve hatta yalnızca etrafımdakilerin duyabileceği birkaç çığlık koyverdiğimi belirtmeden geçmemeliyim.

Ne yazık ki işler yine umduğum gibi gitmedi. İstasyonda ne McDonald’s ne de Burger King vardı: buna ikna olabilmek için bir oraya bir buraya deli danalar gibi koşturduktan sonra bu markaların istasyonun içinde şubelerinin bulunmadığını sözlü olarak teyit ettirmek zorunda kaldım. Yine ederinden çok daha fazla fiyatlarla satılan soğuk sandviçlere kalmıştım…

Niyetim, sabah altı civarında kalkacak uçağa yetişebilmek için sabaha karşı üçte beni havaalanına götürecek olan otobüse binmekti. Bu saate kadar ise önce Frankfurt’ta bir akşam turu atar, sonra da istasyonda biraz dinlenirim diyordum. Belki biraz da uyuyacaktım; ancak olmadı. İstasyondan çıkar çıkmaz farkettim ki daha önce beni uyardıkları gibi, bu istasyon şehrin “Red Light District”ine çok yakındı. Etrafta kuytu köşelerde ot çekenler, erkenden sokağa fırlamış hayat kadınları ve çete halinde dolaşan güvenilmez bakışlı “weirdo”lar görüyordum. Birkaç tanesi ile ot ve kadın pazarlığında bulunmak suretiyle o gece için yeterince macera yaşadığıma kanaat getirip, gecenin ilk otobüsü ile havaalanına geçmeye karar verdim.

Havaalanına vardığımda doğru kararı vermiş olduğumu anladım. Sabahki uçuşları bekleyen insanlar buraya gelmişlerdi. Herkes kendine bir iki koltuk kapmış, kimi bu koltukları birleştirmiş kimi ise elinde olanla yetinmeye karar vererek iki büklüm olmuş uyuyordu. Seyahat konusunda tecrübeli olanlar ve havaalanında uyumanın kitabını yazanlar gezgin çantalarının tepelerine yerleştirdikleri hasırları yere sermiş, üzerinde sefalarını sürüyorlar, muzaffer bir eda ile de acemi yolcuları süzüyorlardı.

Ayaklarımı uzatıp kestirdiğim üçlü koltuktan, “Türk müyüz?” sorusuyla kalktım. Bir öğrenci değişim programıyla birkaç günlük bir görev için Almanya’ya gelmiş olan Cafer, beni telefonda konuşurken işitmiş sonra da canı sıkıldığı için tanışmaya ve sohbet etmeye karar vermişti. İyi de yaptı, zamanı hızlandırdı, geyik çevirdik.

Tren istasyonuna yaklaşırken hayalini kurduğum hamburgeri, patatesi ve büyük boy kolayı havaalanında mideye indirdim. Sonrasında ise klasik havaalanı prosedürlerinden geçtikten sonra uçağıma yerleştim.

Buradan sonrası tüm bu yolculuğun merkezindeki küçük kadının meraklı gözlerle beni beklediği Tallinn Havaalanı, taksi ile eve gidiş ve hasret gidermedir…

Okuyanlara teşekkür eder, iyi seyahatler dilerim. :)

Kara ve Havayolu ile 3100 Kilometre – 3

(serinin ikinci yazısına gitmek için buradan buyrun)

Bir süre bekledikten sonra trenimiz tam da anons edildiği üzere yirmi dakikalık gecikmeyle istasyona vardı. Elimdeki tren bileti almanca olduğundan ne koltuk numarasını ne de vagonumu anlayabilmiştim; ancak tren istasyona varınca kapıdaki numaraları gördüm ve biletimle eşleşen kapıdan trene bindim. Geriye kalan numara da büyük ihtimalle koltuk numaram oluyordu ve böylece koltuğumu da bulmuş oldum. 11 saatlik bir yolculuk için pek de konforlu sayılmayacak bir tren olduğunu söylemek durumundayım, zira kompartıman dahi yoktu ve koridor tarafında oturanların yiyeceklerini koymak için kullanabilecekleri bir masaları bile bulunmuyordu. Neyse ki ben cam kenarında idim.

Neyse ki ben cam kenarında idim diyorum; ama bunun pratikte pek de  bir faydası olduğunu söyleyemeyeceğim. Çünkü koridor tarafında oturanlara kıyasla büyük bir artı olan masayı hakkıyla değerlendiremeyecektim. Çünkü üzerine koyabilecek bir laptopum, bu laptopa bağlayabilecek bir kulaklığım ve yolculuğu benim için çekilir kılacak yüksek çözünürlüklü kaliteli filmlerim benden çok çok uzakta kalan Maribor’daki odamdaydı. Ryanair’ın ek bagaj ücretlerinden yırtmak, çılgınca bir yolculuk yapacakken yanımda pahalı teknolojik aletler taşımaktan kaçınmak ve hazır konfor alanımdan uzaklaşmışken kendimi sanal dünyaya bağımlı kalmaktan kurtarmak adına bunların hiçbirini yanıma almamıştım.

Maribor’dan çıktıktan sonra ne Türkiye’de kullandığım hat ne de Slovenya’da çalışan hattım çekiyordu. Şu andan itibaren bana ulaşmak mümkün değildi. Buralarda bir yerde başıma bir iş gelse, herhalde ailemi haberdar etmek için dahi birçok prosedür işleyecekti. Ölüversem, yakınlarımın bunu duyması günler alacaktı…

Nihayetinde ben, Slovenya sınırından artık çıkmış ve ülkelerarası seyir halinde olan eski bir trende, tek başına seyahat eden, bir sırt çantasına sığacak kadar eşya dışında hiçbir varlığı bulunmayan bir adamdım. Gideceğim yolla ilgili en ufak bir fikrim yoktu, nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Daha önce böyle bir yolculuğa hiç çıkmamıştım ve haliyle dünyanın “büyüklüğünden” çekiniyordum; ama o zaman için emin olduğum tek bir şey vardı: bu çekingenlik yalnızca içimde kalacak, kimsenin bunu farketmesine izin vermeyecektim.

Saatler geçerken benim de sabahki enerjim yerini bir miskinliğe bırakmıştı. Frankfurt trenini yakalamış olmanın verdiği rahatlıkla vücudumdaki adrenalin düşmüş, gevşemiştim. Sağ çaprazımda eşiyle birlikte oturan orta yaşlı adama gözümün takıldığını hatırlıyorum. Hem kendisi hem de karısı bu dünyada yaşamaktan hiç memnun değilmiş gibiydiler. Kocaman ve eski valizleriyle, özensiz kıyafetleriyle, dünyadan bezmiş surat ifadeleri ile, sanki sahip olduklarına hiç de şükretmedikleri evlatlarını ziyaret etmeye gidiyorlardı… Yanlarında valizlerine ek olarak koca bir çanta dolusu yiyecek getirmişler, onları bu hayatın angarya işlerini düşünmekten alıkoyan tek eylem yemek yemekmişçesine sık sık bir şeyler atıştırıyorlardı. Kalın dudaklı adam, dudaklarının ağırlığından öyle sıkılmış olacak ki artık onları bir arada tutmaya çalışmıyor, alt dudağının aşağı düşmesine, bir yanının diğerine oranla eğrilmesine aldırış etmiyordu. Tozlu ve yamalı valizden bir yumurta çıkardı ve etrafa yaydığı kokuyu umursamadan kabuğunu soymaya başladı: işte yine acıkmıştı.

(devam edecek)

(devam etti)

Kara ve Havayolu ile 3100 Kilometre – 2

(ilk yazıya gitmek için buradan buyrun)

Nihayetinde 8 Nisan Pazartesi sabaha karşı saat 05:00 sularında Maribor’daki sıcak yatağımı ve odamı terkettim. Taksiyle tren istasyonuna vardım ve beni Zidani Most durağında Frankfurt trenine yetiştirecek olan küçük bir trene bindim. Trenin dışı envai çeşit graffiti ile boyanmış, rengrenkti. İçeride muhtemelen alkolden sızmış olan, orta yaşın biraz üstünde, cildi kararmış, yorgun yüzlü bir adam dışında kimse yoktu. Tren Maribor’dan yavaş yavaş ayrılırken, gün doğumunda Drava nehrini görme şansını yakaladım. Gün doğumlarını ne kadar sevdiğimi; ama daha fazlasını görebilmek için ne kadar erken kalkmak gerektiğini düşündüm. Gün doğumlarını seyretmeyi çok istiyordum; ama uykumdan da feragat etmeye bir türlü yanaşmıyordum. Hayatım hep böyle ikilemlerle doluydu.

Yaklaşık 1,5 saatlik yolculuk sonrası Zidani Most’a vardım ve 08.17′de gelecek olan Frankfurt trenini beklemeye koyuldum.

Pazar günleri Maribor’da açık bir market bulup birkaç sandviç yapabilecek kadar malzeme alma fırsatım olmadığı için yanımda yiyecek hiçbir şey yoktu. Neyse ki Slovenya’nın Pekarna (bir çeşit fırın) anlayışı çok gelişmiş olduğundan Zidani Most’taki Pekarna’dan yolluk bir şeyler alma imkanım oldu. Dükkana girdiğimde önce ellerinde soğuk sandviç olup olmadığını sordum, olumsuz yanıt alınca da hemen önümdeki rafta duran yuvarlak ekmeklerin içinde ne olduğunu sordum. Peynir varmış, iki tane aldım ve bir de su almak için az ilerideki kafeye uğradım.

Ekmeklerim ve suyum hazır olduğuna ve vaktim de olduğuna göre bekleme salonuna gidip biraz bekleyebilirdim. Niyetim benimle birlikte bekleyen en azından bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar insan görmekti; ama manzara pek de iç açıcı değildi.

Cinlerin cirit attığı bu bomboş tren istasyonunda tek başına beklerken Slovence yapılan anonsların hiçbirini anlayamamanın verdiği derin huzursuzluğu da ta şuramda taşıyordum tabii. Neyse ki trenimin varmasına az zaman kala istasyona benden başka birkaç insan daha geldi: orta yaşlarda beyaz tenli ve koyu kızıl saçlı bir alman hanımefendi ve milliyetini pek kestiremediğim sarışın küt saçlı genç bir kadınla kendisini trene bindirmek üzere yanında gelen uzun boylu kumral erkek arkadaşı. Kendilerine yapılan anonsun ne olduğunu anlayıp anlamadıklarını sorduğumda bu yardımsever çift bana Frankfurt treninin yirmi dakika gecikeceğini söylediler ve ben de daha sonra aynı soruyu bana yönelten alman hanımefendiye sanki anonsları büyük bir ustalıkla anlayabiliyormuşçasına aynı bilgiyi ilettim.

(devam edecek)

(devam etti)

Kara ve Havayolu ile 3100 Kilometre – 1

Gecenin bir vakti, oturup birkaç kare film izleyeyim demişken beni tavlayabilecek bir yapımla karşılaşamamam gerekçesiyle yine yazı masasının başında buldum kendimi. Yine inceden bir ara koymuşum yazmaya, elimiz soğumasın, müşterinin ayağı dükkandan kesilmesin diye hem ticari hem de keyfi gerekçelerle sizlere bir yol hikayesi anlatayım.

Çıkış noktası Maribor, Slovenya ve hedef ise Tallinn, Estonya idi. Öte yandan Haziran ayında yapılacak büyük avrupa gezisi sırasında maddi kaynak sıkıntısına girmemek adına bu seyahat olabilecek en düşük maliyetle gerçekleştirilmeliydi. Sema Hanım ile başladık alternatifleri sıralamaya. Slovenya’nın havayolu ulaşımı epey sıkıntılı, çok fazla firma yok ve her yere çok sık uçuş bulmak pek mümkün değil. Dolayısıyla bulabildiğimiz nadir uçuşların da fiyatları epey tuzlu idi. Avrupa’nın demir ağlarla örüldüğünü düşünüp trenle seyahat etmek konusunda kendine çok güvenen arkadaşlara da kazın ayağının pek de göründüğü gibi olmadığını söylemek isterim. Tren fiyatları da epey pahalı ve o trenden o trene değişim yapacağım derken kafanız çok karışıyor.

Nasıl yaparız, nasıl ederiz diye arayıp dururken en sonunda Ryanair’ın ucuz uçuşlarından birine denk geldim. Frankfurt’tan Tallinn’e gidiş geliş epey uygun bir meblağ karşılığında mümkündü ve daha iyi bir alternatif olmadığından emin olunca bileti aldım. Şimdi mesele Frankfurt’a nasıl ulaşacağımdı; bunun için de en iyi yolun Ljubljana’dan Frankfurt’a giden direkt tren olduğunu öğrendim. (GoOpti ile Bergamo havaalanına gidip oradan Tallinn’e uçmak çok daha ucuz ve daha kolay bir yolmuş, bunu çok sonra farkettim.) Doğruca tren istasyonuna gidip tren biletlerimi de aldıktan sonra yolculuk için gün saymaya başladım.

Vakit gelip çattığında, kimi zaman evden markete gidip ekmek almaya dahi üşenen ben, 3100 kilometrelik yolu bakın nasıl tepecektim:

Maribor’dan Frankfurt’a bir aktarmalı ve 11 saat sürecek bir tren yolculuğu,

Frankfurt ana tren istasyonunda gece 3 sularına kadar yaklaşık 5 saatlik bir bekleyiş – ki ben bu sürede Frankfurt’u biraz gezerim diye düşünüyordum -,

Frankfurt merkezden şehrin yaklaşık 2 saat uzağında bulunan ve ucuz uçuşların yapıldığı Frankfurt Hahn havaalanına otobüsle ulaşım,

Son olarak da sabah saat 06:40′da kalkan uçakla 2 saat 30 dakikalık bir yolculuk sonrası Tallinn’e varış.

Açık konuşmak gerekirse bundan birkaç ay önce bana böyle bir yolculuk yapacağımı söyleseler önce kahkahalarla güler sonra da bu yolculuğu yapmak gibi bir ihtimalimin dahi olmadığını anlatmak için sahip olduğum tüm yeteneklerimi kullanırdım. Ancak hayatla ilgili almamız gereken birçok ders olduğunu ve ne zaman neler yapmak durumunda kalacağımızı kestirmenin çok güç olduğunu ilginç bir yoldan tecrübe etmiş oldum.

(devam edecek)

(devam etti)

Gözlerinizi bilgisayar ışığından koruyun: Flux

Geceleri bilgisayar kullanırken gözleriniz yorulmuyor mu? Karanlık bir odada bembeyaz ve güçlü bir ışık yayan bilgisayar ekranı sizi rahatsız etmiyor mu? Geceleri uzun süre ekrana baktıktan sonra gözlerinizin kızardığını ve battığını hissetmiyor musunuz? Eğer tüm bu şikayetler sizde de varsa, çözümü biliyorum.

Bilgisayar ekranları gün ışığında kullanıldığında gözleriniz üzerinde ciddi bir hasar bırakmazlar. Uzun süre ekrana baktığınızda göz kırpmayı unutursunuz ve gözlerinizde kuruluk oluşur; ama belli aralıklarla gözlerinizi dinlendirdiğiniz sürece bu büyük bir problem değildir.

Geceleri ise durum farklıdır. Güneş ışığı odanızı doldurmuyordur, yapay bir ışık odanızda zaten vardır ya da daha kötüsü karanlıktasınızdır. Üstüne üstlük bir de ekranınızın güçlü ışığı gözlerinize saldırıyordur. Onları bu kadar zorlamanın alemi yok, gelin işleri biraz kolaylaştıralım.

Flux, son derece basit ancak dahiyane bir araç. Coğrafi olarak hangi bölgede ve hangi koordinatlarda olduğunuzu Flux’a söylüyorsunuz; o da güneşin doğuş ve batış saatlerine göre bilgisayar ekranınızın tonunu sizin için ayarlıyor. Gündüzleri normal ayarlarda çalışan bilgisayarınız, geceleri keskin renklerden kurtuluyor ve hafifliyor.

Bu basit ve kullanışlı araç sayesinde gece uykularınızın kalitesinin de farkedilir ölçüde iyileştiğini göreceksiniz. Çünkü geceleri bilgisayar kullanmak hem uyumayı zorlaştıran hem de uyku kalitesini düşüren bir eylemdir. Gözleriniz doğal olmayan bir ışığa uzun süre maruz kaldığında fazlaca yorulurken, beyniniz de olumsuz yönde uyarılmış olur.

Kullanmaya başladığınız anda farkı hissedecek ve bana kalırsa bir daha da vazgeçemeyeceksiniz.

Flux’u buradan indirebilirsiniz.

Keyifli gezintiler dilerim.