Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

İyi ki doğdun Mülkiye!

Bugün okulumun, yuvamın, hayatı öğrendiğim ve kabuklarımı kırdığım yerin doğumgünü. Bugün, Mülkiye 156 yıllık bir çınar.

2008 yılının Eylül ayı gelip de lisenin son sınıfına başladığımda ben de birçok arkadaşım gibi bir dersaneye kaydolmuştum. Üniversite sınavlarına hazırlanmam gerektiğini bilmekle birlikte yine birçok arkadaşım gibi ben de hangi mesleği yapmak istediğimi, hangi üniversitede okumak istediğimi, hangi bölümü seçeceğimi bilmiyordum.

Dersanenin ilk günü, ilk derste sınıfa giren hoca herkese teker teker üniversite ve bölüm hedeflerini sormaya başlamıştı. Ne cevap vereceğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu fakat hedefsiz gibi de görünmek istemiyordum.

Herkes sanki yıllardır bu an için bekliyormuşçasına üniversite ve bölüm tercihlerini takır takır söylerken ben tüm bunların kısa süreli ve temelsiz koşullanmalar olduğunu düşünüyordum. Sıra bana geldiğinde “Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi” deyivermişim. Bu cevabı vermemin tek amacı sıramı savmak, tek sebebi ise lise üçüncü sınıfta üniversite gezileri kapsamında gittiğimiz iki okuldan birinin Siyasal Bilgiler Fakültesi olmasıydı.

O zaman verdiğim bu cevap yüzünden mi Siyasal Bilgiler Fakültesinde okudum yoksa bilinçli bir tercih miydi, hala emin olamıyorum; ama üzerinden geçen altı yılda bu okulda geçirdiğim hiçbir andan pişmanlık duymadım.

Mülkiye benim için sadece bir okuldan ibaret değildi, demeyeceğim. Aksine, Mülkiyeyi en iyi tanımlayan sözcük “okul” sözcüğüdür.

Yaşadığım ülkede benim gibi düşünmeyen birçok insan olduğunu bu okulda öğrendim. Hayata benim gibi bakmayan insanlarla yaşamayı, onların fikirlerini dinlemeyi, çeşitliliğin ve çoğulculuğun zenginliğini burada gördüm. Farklılıklara saygı duymayı, demokrasiyi, adaleti, eşitliği bu okulda kendi kendime sordum. Cevaplarsa yine bu okulun değerli hocalarında, kütüphanelerinde, geçmişinde ve havasında idi. Başarıyı da başarısızlığı da bu okulda yaşadım.

Mülkiye benim için hep sıcak bir yuva oldu. Dersim olmasa da duvarları içinde kendime yapacak türlü türlü işler bulduğum bir yaşam alanıydı. Aylak aylak gezmenin dahi keyifle yapılabileceğini burada gördüm. En gerçek duyguları hissettiğim yer yine bu sıcak yuva oldu. Burada aşık oldum. Neşeyi, coşkuyu ne kadar tattıysam, kederi, melankoliyi ve yalnızlığı da yine burada tattım.

Belki her şeyden önemlisi, hatalarımı bu okulda yapıp sonuçlarına yine bu okulda katlandım.

Mülkiye, benim kabuklarımı kırdığım kutsal bir adrestir.

Kitapların önemini, kütüphane kültürünü, kendine yatırım yapmanın, kişiliğini beslemenin uçsuz bucaksız yolunu bu okulda keşfettim. Karton bardakta kahveyi, botanik bahçesini ve akvaryumu, kiremiti ve arka bahçeyi bu sıcak yuvayla tanıdım. Açıkhava sinemalarını, zor durumdaki insanlara yardım toplamayı ve elbette İnek Bayramı’nı Mülkiye’de gördüm.

Tüm bunların yanında aldığım akademik eğitimin ne kadar önemli olduğunu kestirmek güç; ancak bu ülkenin geleceğinde benim de bir katkım olmasını kendime vizyon olarak belirlediğime göre hiç olmazsa büyük denizde boğulacak cesareti yüreğimde hissedebilmeyi de Mülkiye’ye borçluyum.

Hayatımı kazandığım Müfettişlik mesleğine de yine Mülkiye sayesinde adım attım.

İyi ki doğdun Mülkiye. İyi ki varsın. Seni kuranlardan, koruyanlardan, duvarlarını inşa edenlerden, kürsülerinde ders verenlerden, seni savunan ve sakınanlardan, içinde okuyup da seni unutmayanlardan, kısacası seni sen yapan her şeyden ve herkesten Allah razı olsun.

Zorbaların İçinden

Merhaba çocuklar, merhaba günlük…

Son yazının üzerinden epey zaman geçti. Geçmişi uzun uzun konuşacağız. Ama şimdilik kısacık, minicik, vurucu bir giriş yapalım. Bugün işten geldikten sonra çalışma masamda günlerdir okuyamadığım Kafa Dergisini gördüm. Hemen bir hevesle açtım, Can Dündar en sevdiğim yazardan bir alıntı yapmış; üç kere, yedi kere, on kere okudum. Vallahi, paylaşmasam deli olacaktım.

Artık sıradan insan iktidarının (mediokrasinin) çağındayız. Senden yeteneksiz olanların, ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, seni yenebileceklerine inanmıyorsun. Onlara karşı hissettiğin aşağılayıcı nefret, sahip oldukları gücü görmene mani oluyor. Mediokrasi, sıkıcı, renksiz, aptal görünür. Fakat ebedi tekdüzeliğini bıkmaksızın sürdürür. Amipler, her zaman kaplanlardan çok yaşar; çünkü o ölümsüz tekdüzelikleriyle durmadan bölünür, yenilenirler. Kalabalıklar, zorbaların sonuncusu olacaktır.

Trevanian (Rodney William Whitaker) – Şibumi

İşte böyle.

Bu da benim tekrar çöplüğüme, biricik kişisel internet siteme dönüşümün habercisi olsun. Anlatacağım çok şey var da, okumaktan yazmaya fırsat bulamıyor insan. Kısa zamanda görüşmek dileğiyle, hepinizi seviyorum.

İşletmeci Yemini

Tanrım,

Bize insan olmayı nasip et. Ekonomiyi kendimiz öğrenebiliriz.
Bize adaletli ve dürüst yöneticiler olabilmek için güç ver. Finansı kendimiz öğrenebiliriz.
Bizi doğrudan ayırma, insanları kandırmaktan bizi koru. Pazarlamayı kendimiz öğrenebiliriz.

Tanrım,

Bize bu dünyadaki her bir vatandaşın bilançodaki tüm kalemlerden daha önemli olduğunu unutturma. Mali tabloları okumayı kendimiz öğrenebiliriz.
Bizi işimize ve sorumluluklarımıza yabancılaştırma. Çalışanlarımızla ve astlarımızla aramıza perdeler çekilmesine izin verme.
Kar ve rant uğruna feda edilemeyecek değerlerin kalbimizden uçup gitmesine izin verme.

Tanrım,

Bizi gerçeklerden uzaklaştırma, sistemin gözlerimizi kör etmesine izin verme. Sistemi ve çarklarını biz öğrenebiliriz.
Bizi o sistemin dişlilerine yem etme; onun yerine sistemi dönüştürecek ve daha adil, daha doğru çalışmasını sağlayacak kudreti bize ver.
Bu dünyada yaşayan her canlının doğuştan gelen temel hak ve özgürlükleri olduğunu bize daima hatırlat.

Tanrım,

İhtiyaç duyduğumuzda bize haddimizi bildir.
Bize çocukların gözlerini yaşartma fırsatı verme; ama onları güldürmek, mutlu etmek ve özgürce yeşermelerini sağlamak için gereken kudreti ver.

Tanrım,

Verimliliği, üretmeyi, maliyeti düşürmeyi, değer yaratmayı kendimiz öğrenebiliriz.
Bize tüm dünya insanlarının emeğinin daha verimli kullanıldığı bir dünya yaratmak için güç ver.
Bize tüm dünya insanlarının refah içinde yaşayabilmesi için daha düşük maliyetle üretmeyi nasip et.

Tanrım,

Yaratılacak en büyük değerin, insan onuruna yakışır biçimde çalışma hakkı, sosyal güvenlik ve medeniyet olduğunu aklımızdan çıkarma.

Unutursak, kalbimiz kurusun.

#Soma

Ahmet Oğuzhan Doğan,

Siyasal Bilgiler Fakültesi

 

… hepsi yok olacak.

Yalnız bizim yaptıklarımız değil, asırlardır bu alemde yapılmış bütün her şey, yangınlarla, kurtlarla, ilgisizlikle yok olacak. Böylece, Şirin’in pencereden Hüsrev’i gururla seyretmesi, Hüsrev’in de ay ışığında yıkanan Şirin’i ne güzel seyretmesi ve bütün aşıkların karşılıklı zarafet ve incelikle göz süzmeleri; Rüstem’in beyaz Şeytan’ı kuyunun dibinde boğuşarak öldürmesi; aşktan aklını kaçırmış Mecnun’un çölde beyaz kaplan ve dağ keçisiyle arkadaşlık ederkenki kederli hali; her gece çiftleştiği dişi kurda bekçilik ettiği sürüden bir koyunu armağan eden hain çoban köpeğinin yakalanıp ağaca asılışı; çiçeklerle, meleklerle, yapraklı dallarla, kuşlarla ve gözyaşlarıyla yapılmış bütün o kenar süsleri; Hafız’ın esrarlı şiirlerini süslemek için çizilmiş ud çalanların hepsi; binlerce, on binlerce nakkaş çırağının gözlerini bozan, üstatları kör eden bütün duvar süsleri; kapı üstlerine, duvarlara asılı küçük levhalara, resmin içindeki iç içe geçmiş çerçevelerin içine gizlenmiş bütün beyitler; duvar diplerine, köşelere, alınlıklara, ayakaltlarına, çalı diplerine, kayaların arasına gizlenmiş alçakgönüllü imzalar; aşıkları örten yorganları örten bütün çiçekler; Padişahımızın rahmetli dedesinin düşman kalesine zaferle saldırışı sırasında kenarda sabırla bekleyen kesik gavur kellelerinin hepsi; kefere elçisinin Padişahımızın büyük büyük babasının ayağını öperken arkada gözüken ve senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi; boynuzlu, boynuzsuz, kuyruklu, kuyruksuz, sivri dişli, sivri tırnaklı bütün şeytanlar; aralarında bilge hüthüt, sıçrayan serçe, acemi çaylak, şair bülbül de olmak üzere çeşit çeşit binlerce kuş; huzurlu kediler, huzursuz köpekler, aceleci bulutlar; binlerce resimde tekrarlanmış küçük sevimli otlar, acemice gölgelenmiş kayalar ve peygamber sabrıyla yaprakları tek tek çizilmiş on binlerce servi, çınar ve nar ağacı; Timur zamanından ya da Şah Tahmasp zamanından kalma saraylar örnek alınarak yapılmış, ama çok daha eski çağların hikayelerini süsleyen saraylar ve yüz binlerce tuğlaları; kırda çiçekler üzerine ve açmış bahar ağaçları altına serilmiş harika bir halının üzerine oturup güzel kadınlarla oğlanların çaldığı musikiyi dinleyen on binlerce hüzünlü şehzade; mükemmelliklerini son yüz elli yılda Semerkant’tan İstanbul’a binlerce nakkaş çırağının gözyaşlarıyla yediği dayağa borçluı olan bütün o harika çini ve halı resimleri; senin hala aynı coşkuyla çizdiğin o harika bahçelerin ve çaylakların, inanılmaz ölüm ve savaş meclislerin, zarafetle avlanan padişahlar ve aynı zarafetle kaçan ürkek ceylanların senin ve ölen şahların, esir düşmüş düşmanların, gavur kalyonlarının ve düşman şehirlerinin ve kaleminden karanlık damlar gibi ışıldayan bütün o parıl parıl karanlık gecelerin, yıldızlar, hayalet gibi serviler ve kırmızıya boyadığın aşk ve ölüm resimlerin senin, hepsi, hepsi yok olacak.

Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk

Şu Sıralar

Ne yani? Herkes Kürk Mantolu Madonna’dan bir alıntı yapıyor diye ben arşivdeki alıntılarımı paylaşmaktan imtina mı edecektim? Aksine hanımlar ve beyler; yaygın kanının tam tersi olarak, bir eserin “ayağa düşmesi” gibi bir durumun söz konusu olmadığına inanırım. Herkesin okuduğu bir eser, az kişinin okuduğu halinden daha az keyifli, daha az faydalı ya da daha az değerli olamaz.

Zaman zaman kendini işe yaramaz hisseden herkes için paylaşıyorum:

“Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramafon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.”

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

Kara ve Havayolu ile 3100 Kilometre – 4

(serinin üçüncü yazısına gitmek için buradan buyrun)

Trende aldığım notları karıştırırken, Zidani Most’ta almış olduğum top ekmeklerin ne kadar lezzetli olduğunun altını özellikle çizmişim. Gerçekten de, bir şişe su ve bir top ekmeğin böyle lezzetli geldiği bir yolculuk hiç yapmamıştım. Gideceğim yolun uzunluğu ve trendeki yiyeceklerin pahalılığı, bayatlığı hesaba katılacak olursa, azığımı idareli kullanmam gerektiği konusunda benimle hemfikir olunacaktır. Ben de öyle yaptım. Bir top ekmeği ve yarım şişe suyu öğleden hemen önce yedim ve diğer kısmını ise saat dört sularında yemek üzere sakladım. Tren yolculuğunun sonlarına doğru yaklaştığımda ise, not defterime Burger King’den yenecek bir Big King ya da McDonald’s karşıma çıkarsa mideye indireceğim bir BigMac’i hasretle beklediğimi yazmıştım. Yediğim şey her ne olursa olsun “big” sıfatına haiz olacaktı.

Tren istasyonuna indiğimde önce kendimi çok özgür hissettim: sanki çok büyük bir iş başarmış gibiydim. Kocaman istasyonun bilmemkaç nolu peronundan ana giriş kapısına doğru yürürken birkaç kere yüksek sesle kahkaha attığımı ve hatta yalnızca etrafımdakilerin duyabileceği birkaç çığlık koyverdiğimi belirtmeden geçmemeliyim.

Ne yazık ki işler yine umduğum gibi gitmedi. İstasyonda ne McDonald’s ne de Burger King vardı: buna ikna olabilmek için bir oraya bir buraya deli danalar gibi koşturduktan sonra bu markaların istasyonun içinde şubelerinin bulunmadığını sözlü olarak teyit ettirmek zorunda kaldım. Yine ederinden çok daha fazla fiyatlarla satılan soğuk sandviçlere kalmıştım…

Niyetim, sabah altı civarında kalkacak uçağa yetişebilmek için sabaha karşı üçte beni havaalanına götürecek olan otobüse binmekti. Bu saate kadar ise önce Frankfurt’ta bir akşam turu atar, sonra da istasyonda biraz dinlenirim diyordum. Belki biraz da uyuyacaktım; ancak olmadı. İstasyondan çıkar çıkmaz farkettim ki daha önce beni uyardıkları gibi, bu istasyon şehrin “Red Light District”ine çok yakındı. Etrafta kuytu köşelerde ot çekenler, erkenden sokağa fırlamış hayat kadınları ve çete halinde dolaşan güvenilmez bakışlı “weirdo”lar görüyordum. Birkaç tanesi ile ot ve kadın pazarlığında bulunmak suretiyle o gece için yeterince macera yaşadığıma kanaat getirip, gecenin ilk otobüsü ile havaalanına geçmeye karar verdim.

Havaalanına vardığımda doğru kararı vermiş olduğumu anladım. Sabahki uçuşları bekleyen insanlar buraya gelmişlerdi. Herkes kendine bir iki koltuk kapmış, kimi bu koltukları birleştirmiş kimi ise elinde olanla yetinmeye karar vererek iki büklüm olmuş uyuyordu. Seyahat konusunda tecrübeli olanlar ve havaalanında uyumanın kitabını yazanlar gezgin çantalarının tepelerine yerleştirdikleri hasırları yere sermiş, üzerinde sefalarını sürüyorlar, muzaffer bir eda ile de acemi yolcuları süzüyorlardı.

Ayaklarımı uzatıp kestirdiğim üçlü koltuktan, “Türk müyüz?” sorusuyla kalktım. Bir öğrenci değişim programıyla birkaç günlük bir görev için Almanya’ya gelmiş olan Cafer, beni telefonda konuşurken işitmiş sonra da canı sıkıldığı için tanışmaya ve sohbet etmeye karar vermişti. İyi de yaptı, zamanı hızlandırdı, geyik çevirdik.

Tren istasyonuna yaklaşırken hayalini kurduğum hamburgeri, patatesi ve büyük boy kolayı havaalanında mideye indirdim. Sonrasında ise klasik havaalanı prosedürlerinden geçtikten sonra uçağıma yerleştim.

Buradan sonrası tüm bu yolculuğun merkezindeki küçük kadının meraklı gözlerle beni beklediği Tallinn Havaalanı, taksi ile eve gidiş ve hasret gidermedir…

Okuyanlara teşekkür eder, iyi seyahatler dilerim. 🙂

Kara ve Havayolu ile 3100 Kilometre – 3

(serinin ikinci yazısına gitmek için buradan buyrun)

Bir süre bekledikten sonra trenimiz tam da anons edildiği üzere yirmi dakikalık gecikmeyle istasyona vardı. Elimdeki tren bileti almanca olduğundan ne koltuk numarasını ne de vagonumu anlayabilmiştim; ancak tren istasyona varınca kapıdaki numaraları gördüm ve biletimle eşleşen kapıdan trene bindim. Geriye kalan numara da büyük ihtimalle koltuk numaram oluyordu ve böylece koltuğumu da bulmuş oldum. 11 saatlik bir yolculuk için pek de konforlu sayılmayacak bir tren olduğunu söylemek durumundayım, zira kompartıman dahi yoktu ve koridor tarafında oturanların yiyeceklerini koymak için kullanabilecekleri bir masaları bile bulunmuyordu. Neyse ki ben cam kenarında idim.

Neyse ki ben cam kenarında idim diyorum; ama bunun pratikte pek de  bir faydası olduğunu söyleyemeyeceğim. Çünkü koridor tarafında oturanlara kıyasla büyük bir artı olan masayı hakkıyla değerlendiremeyecektim. Çünkü üzerine koyabilecek bir laptopum, bu laptopa bağlayabilecek bir kulaklığım ve yolculuğu benim için çekilir kılacak yüksek çözünürlüklü kaliteli filmlerim benden çok çok uzakta kalan Maribor’daki odamdaydı. Ryanair’ın ek bagaj ücretlerinden yırtmak, çılgınca bir yolculuk yapacakken yanımda pahalı teknolojik aletler taşımaktan kaçınmak ve hazır konfor alanımdan uzaklaşmışken kendimi sanal dünyaya bağımlı kalmaktan kurtarmak adına bunların hiçbirini yanıma almamıştım.

Maribor’dan çıktıktan sonra ne Türkiye’de kullandığım hat ne de Slovenya’da çalışan hattım çekiyordu. Şu andan itibaren bana ulaşmak mümkün değildi. Buralarda bir yerde başıma bir iş gelse, herhalde ailemi haberdar etmek için dahi birçok prosedür işleyecekti. Ölüversem, yakınlarımın bunu duyması günler alacaktı…

Nihayetinde ben, Slovenya sınırından artık çıkmış ve ülkelerarası seyir halinde olan eski bir trende, tek başına seyahat eden, bir sırt çantasına sığacak kadar eşya dışında hiçbir varlığı bulunmayan bir adamdım. Gideceğim yolla ilgili en ufak bir fikrim yoktu, nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Daha önce böyle bir yolculuğa hiç çıkmamıştım ve haliyle dünyanın “büyüklüğünden” çekiniyordum; ama o zaman için emin olduğum tek bir şey vardı: bu çekingenlik yalnızca içimde kalacak, kimsenin bunu farketmesine izin vermeyecektim.

Saatler geçerken benim de sabahki enerjim yerini bir miskinliğe bırakmıştı. Frankfurt trenini yakalamış olmanın verdiği rahatlıkla vücudumdaki adrenalin düşmüş, gevşemiştim. Sağ çaprazımda eşiyle birlikte oturan orta yaşlı adama gözümün takıldığını hatırlıyorum. Hem kendisi hem de karısı bu dünyada yaşamaktan hiç memnun değilmiş gibiydiler. Kocaman ve eski valizleriyle, özensiz kıyafetleriyle, dünyadan bezmiş surat ifadeleri ile, sanki sahip olduklarına hiç de şükretmedikleri evlatlarını ziyaret etmeye gidiyorlardı… Yanlarında valizlerine ek olarak koca bir çanta dolusu yiyecek getirmişler, onları bu hayatın angarya işlerini düşünmekten alıkoyan tek eylem yemek yemekmişçesine sık sık bir şeyler atıştırıyorlardı. Kalın dudaklı adam, dudaklarının ağırlığından öyle sıkılmış olacak ki artık onları bir arada tutmaya çalışmıyor, alt dudağının aşağı düşmesine, bir yanının diğerine oranla eğrilmesine aldırış etmiyordu. Tozlu ve yamalı valizden bir yumurta çıkardı ve etrafa yaydığı kokuyu umursamadan kabuğunu soymaya başladı: işte yine acıkmıştı.

(devam edecek)

(devam etti)