Bir şehre alışmanın en iyi yolu, o şehri kendi adımlarınızla gezmektir. Mümkünse ara sokaklarda kaybolmak, meydana varan yeni yolları öğrenmek için bulunduğunuz muhitin sakinlerine sorular sormak gerekir. Böylece hem şehrin insanıyla kaynaşırsınız hem yeni yollar öğrenirsiniz hem de acemiliğinizi biraz olsun atarsınız.
Arkadaşlarla sohbet ederek kırmızı köprüye vardık. Nehrin bir tarafında şehrin en işlek bölgesi yani Main Square bulunuyor. Bizim yurdumuz ise anlaşılacağı üzere nehrin diğer tarafında ve daha sakin bir yerde.
Meydandan yukarı doğru uzanan dar sokaklardan birinde yürürken, şarkı söyleyen bir kadın sesi duydum. Şunu itiraf etmeliyim ki duyduğum ses bugüne kadar duyduğum en iyi kadın sesi değildi. Hatta ortalamanın da altında olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum.
Sokakta yukarı doğru ilerledikçe sesin kaynağına daha da yaklaştığımızı farkettim. Sonunda, üstünde gri paltosu, ayaklarında siyah botlarıyla, modaya uymak konusunda pek de çaba sarfetmediği kolayca anlaşılan, uzun boylu, iri yapılı ama masum görünüşlü bir kadınla karşılaştım. Sokağın kenarında yere şapkasını açmış, şarkı söylüyordu. Bir anaokulu şarkısına benzeyen sevimli ve sıradan bir tınısı vardı; ancak kadının hemcinslerine kıyasla kalın sayılabilecek sesi şarkıyı biraz gülünç bir hale sokuyordu. Müzik kulağının pek olmadığını kolayca anlayabiliyordum, kendisi de bunu kabul edercesine ve hiç de umursamazcasına şarkısını söylemeye devam ediyordu.
Arkadaşlarım kendi aralarında sohbet edip yürümeye devam ederken ben adımlarımı biraz yavaşlattım. Kadını izlemeye koyuldum. Ellerini iki yanına indirmiş, sopa yutmuş gibi dimdik duruyor ve ilkokul müsamerelerinde şarkı söyleyen çocuklar gibi bir sağa bir sola aynı ritimle dönüyordu. Yaptığı şeyi gülünç bulmuştum. Hem sesi güzel değildi, hem şarkısı kimseyi etkiliyora benzemiyordu hem de önüne açtığı şapkaya pek de para atıldığını düşünmüyordum. Acaba bu işte çok başarılı olduğunu mu düşünüyor diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum.
Sonraki günlerde de aynı sokaklarda yürürken tam olarak aynı yerde olmasa da farklı sokaklarda bu kadını görmeye devam ettim. Onu her gördüğümde aynı ciddiyetle şarkısını söylüyordu ve sesi de bir önceki günden daha başarılı, daha etkileyici çıkmıyordu. Ama ben onu her gördüğümde daha fazla dinlemeye başladım. Bu kadında bana ilginç gelen bir şeyler vardı ve ne olduğunu bulmak için birkaç gün boyunca zihnimi kurcaladım.
Galiba şimdi neden bu kadar etkilendiğimi anlıyorum. O kadının bir misyonu vardı: şapkasını önüne koyup şarkı söylemek. Üstelik bunu yaparken kimseyi umursamamak. Dünyada ne olup bittiğinden bağımsız olarak, kimin ne işle meşgul olduğunu düşünmeye dahi fırsat bulamadan, bu sokağın ihtiyacı olan şarkıyı kendince seçip, kendi sesiyle bizlere hediye ediyordu. Karşılığında ise eğer istersek şapkasına birkaç bozukluk bırakıyorduk. Biz bozuklukları bırakırken sıcak bir tebessümle teşekkür ediyor; ancak şarkısını asla bölmüyordu.
Onu son görüşümde karşısında dikelip uzun uzun düşündüm. Bu sokakların o olmadan ne kadar sessiz olabileceğini hayal ettim. Gerçekten de sokakta onun sesinden başka hiçbir ses yoktu. Dolayısıyla üstlendiği görev ciddiye alınması gereken önemli bir görevdi. Kendi kendime benim dünyaya nasıl bir katkım olduğunu sordum. Öyle ya, madem ilk görüşte onu küçümsemiştim, öyleyse benim daha ulvi bir şeyler yapıyor olmam gerekirdi. Birilerine bir şekilde faydam dokunuyor olmalıydı; ama bu sorunun cevabını vermekte pek de başarılı olduğumu söyleyemem.
Hayatta en önemli şeylerin hep en küçük ayrıntılar olduğunu düşündüm. Küçük şeyler, bizi biz yapan şeylerdi. Küçük şeyler hep dünyayı değiştiren şeyler oldu; çünkü hiç yeteri kadar ciddiye alınmadılar ve hep kendilerinden beklenenin fazlaca üstünde sonuçlar doğurdular.
O an, içimde, bet sesiyle sessiz bir sokağa canlılık getirme görevini üstlenmiş bu kadına karşı büyük bir sevgi duydum. Sağ elimle şapkamı çıkardım ve kalbimin üzerine koydum. Gri paltolu kadınla göz göze geldik, başımı öne eğdim ve verebileceğim en sıcak gülümsemeyle, içinde ona karşı hissettiğim minnet, hayranlık ve sevgiyi de barındıran kocaman bir selam verdim.
Belki benimkinden çok daha sıcak bir gülümsemeyle selamımı aldı; ama şarkısını asla bölmedi.