1 Temmuz 2010 – Perşembe
Bu deniz ne güzel şey. Gündüz gidersin başka, gece gidersin bambaşka. Gündüz eğlendiriyor insanı, serinletiyor, rahatlatıyor. Gece ise ayrı, geceleri ciddileşiyor deniz. Dalgalarıyla kıyıyı dövüyor, kayaları dövüyor. Derdiniz ne olursa olsun, deniz kıyısına gittiğinizde denizin derdiyle sizinki aynıymış gibi geliyor. Sanki sizin yerinize kayaları o dövüyormuş gibi düşünüyorsunuz, rahatlıyorsunuz.
Bu gece Alanya’da deniz enfesti. Emre Aydın konseri yüzünden kalabalıktı biraz; ama iskelenin uçlarına doğru gidince insan sayısı düşüyor, huzur sayısı da bununla ters orantılı olarak artıyordu. İskeleden kayalara atladım. Kayalardan aşağı doğru indim, suya yaklaştım. Suyun sesinin diğer sesleri bastırabileceği yerlere kadar indim. Dalgaların kayaları dövdüğü o yerde, yüzüm ufak ufak ıslanacak kadar yakınlaşıp sağlam bir kayanın üzerine oturdum bu gece.
İçimden “yan sen” demek geldi, başladım mırıldanmaya;
Yan sen,
bir ses gibi,
herkes gibi,
dünler gibi yan.
Geçtiğin tüm hayaller gibi,
düşler gibi yan.
Sustum. Hiç aklıma gelmeyen şeyler oluyordu hayatımda. Hiç hesapta yokken, öyle durup dururken gereksiz hüzünlere boğuldum. Öyle boğuldum ki koskoca Ankara küçük gelmeye başladı. Geceler yanmaya başladı, gündüzler yanmaya başladı, ben yanmaya başladım.
Görmek istemedim Ankara’yı. Alınmasın hem ülkemin, hem gönlümün başkentidir; ama insan bazen en sevdiğinden bile uzakta, tek başına olmak isteyebilir. Ben de öyle bir zamandaydım. Topladım bavulu, kalktım Alanya’ya geldim.
Ne istedim biliyor musunuz? Bir kişiyle farklı zaman dilimlerinde olmayı. Ben kenara çekip, biraz dinleneyim istedim. Zaman akmaya devam etsin. Sonra ben gerekirse yetişirim, belki de uzaktan uzaktan takip ederim, kimseye ilişmeden. Evet, kimseye ilişmeyeyim istedim bu gece. Oturdum kayalara, kafamı dinledim.
Alanya, çok güzelsin bu gece!