O kadar bencil ki…

… Nazım Hikmet’in bir şiirini bir mektuba yazıp O’na göndermişti. Cevap gelmedi. Cevap gelmesini beklemiyordu zaten, her şeyin bir açıklaması vardı çünkü. Ama yine de içi içini yiyordu. Bir imkansızlıktan ötürü sevgilisi ona cevap yazamıyordu; ama yine de cevap gelmemesini farklı bir sebebe bağlamak istiyordu. Olumsuz bir sebebe bağlamalıydı bunu, ters giden bir şeyler olmalıymış gibi garip bir hisse kapılıyordu.
Hasret insanı böyle hallere de sokuyordu demek. Ne düşüneceğine bir türlü karar verememişti. O’nun sureti ortadan kaybolduğundan beri, kafasının içinde binlerce soru işareti peydah oluvermişti. Düşündüklerinin haddi hesabı yoktu artık. Aklına her türlü fenalığı getirebiliyordu, ihaneti bile, ne kötü! Halbuki emindi kendisini ne kadar sevdiğinden. Hiçbir zaman şüphesi olmamıştı o esmer kızdan. Kendisine bile ihanet etme ihtimali verirken -ki asla böyle bir şey yapmazdı- sevgilisine karşı sonsuz bir güven besliyordu.
Düşüncelerini toparlamak çok zor olduğu için yazmaya karar verdi. Her şeyi yazacaktı. Ayrıntılara çok inmeyecekti. Her şeyi genel hatlarıyla bir kağıdın üzerinde görmek istiyordu sadece. Neler düşündüğünü kavramak istiyordu. Sanki düşünceler kafasının içine sığmamış gibi, sanki bazı düşünceler ondan izinsiz kafasına girmeyi başarmış gibi, hepsini ortaya saçıp aralarından mantıklı olanlarını ayıklamak istiyordu. Hemen kağıt-kalem aldı, yazmaya koyuldu.
En başa en gerçek düşünceyi yazdı:
Bencilliğimden ötürü kendimden utanıyorum. Bu koca sevgiyi haketmemiştim; ama O bana layık gördü. Bense dünyaları hakeden O’na ne verebildim? Bana verdiği sevginin, ilginin, şevkatin yüzlerce katını haketmiyor muydu? Hala da haketmiyor mu? Artık ben onu mutlu etmeliyim, bu taşın altına elimi koymalıyım.
Şöyle bir geri çekildi. Sanki dünya haritasına bakar gibi, görebileceği en geniş açıyla kağıda baktı ve yazdığını okudu. Bir daha, bir daha okudu. Evet, tam böyle düşünüyordu. Bu düşünce kafasına kaçak olarak girenlerden biri değildi kesinlikle. Tekrar kağıda gömüldü, kalem elindeydi ama bilinçli tutmuyordu. Tüm gücüyle beynini çalıştırıyordu ki en gerçek düşüncelerin bir listesini yapabilsin.
Hayatımda kimseyi O’nu sevdiğim kadar sevmedim. Birkaç günlüğüne uzağımda olsa tüm dengem bozuluyor. Annesini arayan bir çocuk gibi onu arıyorum etrafta. O olmadığı zaman hayatı eğreti yaşıyorum. Yanımdayken neden daha fazla koklamadım, neden daha fazla sarılmadım diye kendimi hırpalıyorum.
Kalemi bırakıp yazdığı düşünceyi okudu. Kesinlikle saf bir düşünceydi bu, ilk düşüncesinden bile daha saftı. Kafasındaki tüm düşünceler alıp başını bir yerlere gitse bile, bu düşünce orada kalırdı. O kadar içten hissediyordu bu sevgiyi, bugüne kadarki tek sorunu hissettiklerini yeterince gösterememekti. Başını kağıdın üzerinde sağa sola salladı. Sanki ufak tefek düşünce kırıntılarının dökülmesini bekliyordu. O kırıntılar dökülünce tüm yükünden kurtulacak gibi hissediyordu kendini. Kısa bir süre düşündükten sonra tekrar kalemini oynattı:
Birkaç günlüğüne uzağımda olduğunda bile dengem bozuluyorsa, birkaç hafta içinde anlamsız düşüncelere kapılmam çok normal değil mi? Serin kanlı olmaktan başka çarem var mı? Üstelik ben değil, o gitti. Benim O’na destek olmam lazımken, bir de geride kalanı düşünmek zorunda bırakıyorum O’nu. Evet, benim en büyük sorunum bencillik.
Yazdıkça rahatlıyordu. Epey boşalmıştı kafasının içi, bunu hissedebiliyordu. Sait Faik de dememiş miydi zaten? “Yazmasam, deli olacaktım.” Üstada bir kez daha hakkını verdikten sonra kağıda geri döndü, epey de yazmıştı hiç farkında olmadan. Aklına gelen son büyük düşünceyi de kağıda yazmak için hamle etti:
Benim hayatım artık çift kişilik. Kendimden daha fazla zaman ayırmak istediğim biri var. Üstelik, kendime zaman ayırırken bile O’nunla vakit geçirdiğim kadar eğlenmiyorum. Öyleyse yapılacak şey basit, bir süreliğine dinlenmeye çekilmiş bu aşkı yeniden heyecana sürüklemeliyim. Hiç de zor değil, beni ne kadar sevdiğini görebiliyorum. O da biliyor ve bir işaret bekliyor. Bu işareti esirgemeyeceğim.
Hiç de zor olmayacağından emindi. Hatta çok zevk alacaktı O’na ilgi göstermekten. Büyük bir sevgisi vardı ve bunu sadece kendi içine sığdıramıyordu artık. O’nu sevdiğini her an haykırabilirdi. İçinde bir ağaç yeşeriyordu şimdi, bütün o ufak tefek düşünce kırıntıları ortadan kayboluvermişti. Serin ve saflık kokan bir çağlayan akıyordu ciğerlerine. Çağlayanın suları, göl yatağındaki azalan suları yeniden taşacak kadar doldurmuştu. Öylesine berrak bir suydu ki bu, insanın saçlarını taraması mümkündü ayna gibi yüzeyinde…