21 Mayıs 2010 – Ayrılık

Bugün, hayatımın en önemli günlerinden biriydi. Genelde önemli bir gün dendiği zaman, güzel şeyler akla gelir. En azından ben öyle algılıyorum. Ama bugün, önemli olduğu kadar üzücü bir gündü benim için. Bugün, hayatımın en ciddi yol ayrımında, bir seçim yaptım. Hatta “G” ile birlikte yaptık bu seçimi. Yaptığımız seçim, ikimizin yollarının ayrı patikalarda uzandığını söylüyordu…
Vakit gelmişti, aslında bir süredir yaşananlar bunun habercisiydi. Kendi adıma bu işaretleri görmezden geldiğimi söyleyebilirim, uzunca bir süre. Ama “G”nin de aynı tavrı takındığını tahmin ediyorum. Dolayısıyla aslında içten içe farkettiğimiz birçok şeyi, bugün ilk defa birbirimizin yüzüne tokat gibi vurduk.

Zaten günümün en önemli cümlesiydi: “Tüm bunlar bir tokat gibi çarptı yüzüme.”

Aylardır çok az görüşüyorduk “G” ile. Farklı şehirlerde olmamız buna bir sebepti belki; ama daha çok biz istemiyorduk aslında. Bilerek fırsat yaratmıyorduk birbirimize. Görüşmekten kaçıyorduk. Yine de bu ilişkiyi bitirmemekte direttik, bizi daha fazla yaralayacağının farkına varmadan. Belki de farkına vararak; ama birbirimizin canını acıtmak isteyerek... Ya da tam tersi, belki birbirimizi kollayarak; ama kendi kendimizi acıtmak isteyerek…

Aylardır, bu nadir görüşmelerimizin hiçbiri, benim öncesinde planladığım, hayal ettiğim gibi geçmemişti. Duygularımız alınmış gibiydi sanki birlikteyken. Hissederek bakmaya çalışsam da, ne ben eskisi gibi bakabiliyordum ona, ne de o eskisi gibi görünebiliyordu gözüme. Kaldı ki hem benim gerçekten bakmak isteyip istemediğim belli değildi, hem de onun gerçekten bana eskisi gibi görünmek isteyip istemediğini bilmiyordum.

Son buluşmamız da, yine öncesinde birçok hayale sebep olan, lakin yine o hayalleri kırıp atan, peçete gibi yırtan ve çöp kutusuna bırakan bir buluşma idi. Ne ben ona aşkla bakabildim, ne kadar uğraşsam da, ne de o benden öyle bir bakış bekledi. Gözlerini kaçırdı. Ellerini kaçırdı. Sözlerini, düşüncelerini, kendini kaçırdı.

Benim ise ne gözlerine bakabilecek, ne ellerini tutabilecek ne sözlerine, düşüncelerine yetişebilecek dermanım vardı artık, yorulmuştum. İçimde bir isyan büyüyordu. Her şeyin nasıl bir anda böylesine tepetaklak olduğuna dair bir isyan. Kocaman bir aşkın nasıl bir anda kül olduğuna inanamaz halde, afallamış; hatta daha sonra bu şaşkınlığı biraz atlatıp, her şeyin farkına varmış; ama alınacak hiçbir önlem olmadığını da nihayetinde kabullenmiş, karmakarışık bir haldeydim…

İçten içe ikimiz de bunun son buluşmamız olduğunu bildiğimiz halde, aptal aptal konuştuk. Birbirimize, izlediğimiz son filmlerden bahsettik. Bana filmler önerdi. “Şunu mutlaka izle bak.” dedi. Bense artık en küçük ayrıntıda dahi ayrılığın sinyalini alabiliyordum. Çünkü eskiden olsa… Eskiden olsa tüm bunların yerine “Aşkım şunu birlikte izleyelim, lütfen izleme bensiz, olur mu?” derdi. Ve hatta eklerdi bebekçe, “lüffen, lüffen, lüffen…”

Ayrıntılarda gizli bu küçük şeyler, aslında bir şeyi daha tokat gibi çarpıyordu yüzüme. Bu “G” değildi. Benim tanıdığım “G” değildi. En azından bu şey, her neyse, bana ait değildi. Benimle hiç alakası yoktu hatta. Ve belki de çoktan başka birine ait olmuştu, belki henüz olmamıştı; ama mutlaka başka birinin kısmetiydi. Her ne ise oydu; ama benim değildi. Benimle değildi. Benden değildi. O, kendi hayatında, kendi yolunda ilerlemesi gereken bir “G” idi. Benim aşık olduğum ise, evet, benim aşık olduğum “G” ise, çoktan ölmüştü. Bana onun ölüm haberini, hiç acımadan, o gün yanımda oturan o yabancı, hiç tanımadığım “G” verdi:

“Ben değiştim, eskisi gibi değilim artık. Senin aşık olduğun “G” değilim.”

Ayrılıktan öylesine emindik ki, bir ara benim konuşmama ihtiyacı olmadan, benim adıma kendi kendini irdeledi. Sanki ben, “sen benim aşık olduğum G değilsin” diyemeyecekmişim gibi, benim yerime her şeyin farkına bir daha vardı. Ayrılığa çıkan patikalara bir yenisini daha, bu sefer benim ayaklarımın ucundan uzanacak şekilde, kendi elleriyle çizdi. Bu kadar uğraştan sonra, benim bu patikalarda hızlı adımlarla yürümekten başka hiçbir şansım kalmamış, hatta yürümek ve yolun sonuna ulaşmak için can atar hale gelmiştim.

“Yapılacak şey basit.” dedim, her zaman olduğum gibi kararlı, neler hissettiğimi belli etmeyen bir ses tonu vermeye çalışarak. “Bu ilişkinin devam etmesi mümkün değil. Ayrılmak zorundayız.”

Sustu, sustum.

Kontağı çevirip, arabanın sileceklerini çalıştırdım. Bizim konuşmamız bittiğinde, Mayıs‘ın sonuna doğru yağan en şiddetli yağmur da dinmişti. Arabayı park yerinden çıkardım, mümkün olduğunca çabuk hızlanıp, vites küçültmeden parkın çıkışına kadar ilerledim. “G”nin evine gelmeye az kalmıştı.

Yolculuk sırasında bir ara “Herhalde görüşürüz, değil mi?” diyecek oldu. Lafını ağzına tıktım:

“Saçmalama, seninle bu şartlar altında görüşmem mümkün değil. Ben seni görerek yapamam.”

Cevabım net ve yeterli idi. Başka hiçbir şey söylemedi. Evinin önüne geldiğimizde, arabayı durdurdum. Kontağı kapattım. Yüzüne baktım, yüzüme bakmıyordu. Yutkundu. Yutkunması, benim “G”min yutkunmasına benziyordu. Çıkamadı arabadan. Öyle bekledi. Düşündü, düşündü. Ama bu sefer uzun sürmesine izin vermeyecektim. Sitem ettim:

“Hadi git artık, kardeşim bekliyor. O’nu alışveriş merkezinden almam lazım.”

Hemen hareketlendi. Kapıyı açtı, sona durdu, çantasını arandı. Çantasını buldu, arabadan çıkarken gülen ya da gülmeye çalışan bir sesle espri yapmaya çalıştı:

“Of, sığamadım, çıkamıyorum, eheh.”

Gülmedim.

“Görüşürüz” dedi yanağımdan öperken.

“Güle güle” dedim.

Güle güle. Allah rahmet eylesin.

Benzer Yazılar