Ayrılık
… Başını gökyüzüne kaldırdı. Ne zaman kendine bir söz verecek olsa böyle yapardı. Sırf düşüncelerini toplamak için iskeleye inmişti. Ayaklarının bastığı betonu dalgalar sarsıyordu şimdi.
Deniz de hazırlanmıştı onun hayallerini dinlemeye. Tüm şehir, martılar, balıkçılar, dalgalar onu dinlemek için bekliyordu. Dalgaların sabırsızlığını anlamak oldukça mümkündü aslında. Hiçbir ritme bağlı kalmadan iskeleye çarpıyorlardı çünkü. Biri çarpıyor, hemen ardından bir başka dalga geliveriyordu. Sonra bir süre farklı farklı yerlere hücum ediyorlar, bir anda rüzgarla beraber yön değiştirip tekrar ayaklarının dibine geliyorlardı.
Martılar yemek aramayı bırakmış, keskin gözleriyle onu süzüyorlardı şimdi. Birkaç balıkçı teknesinde akşam sofrasından kalma bulaşıklar masanın üzerinde bekliyordu. Biraz uzaktaki sac teknenin ortasına bir masa koyulmuştu. Bir yanda tüpün üzerinde buharlar eşliğinde kaynayan çay, diğer yanda masanın yanına oturmuş kaptanlar vardı. Belli ki bugün o teknede toplanmaya karar vermişler, akşam yemeğini birlikte edip birer sigara tüttürmüşlerdi. Ara ara dönüp onlar da bakıyordu sahi, onlar da mı şahitlik edecekti verilecek sözlere?
Etrafta olup bitenleri düşünmek istemiyordu şimdi. Gözlerini kapattı, başı hala göğe bakıyordu. Ellerini iki yana açtı. Böylesine sert bir rüzgarın olduğu yerde, şimdi neden yumuşak ellerle yüzü okşanıyordu? Yoksa rüzgar da mı anlamıştı bu sefer durumun farklı olduğunu? Bu sefer seyretmeye değil, söylemeye geldiğini rüzgar da mı anlamıştı? Bu kadar mı belliydi ziyaretinin sebebi? Farklı şeyler söyleyeceği bu kadar mı belliydi?
“Şahit ol deniz! Martılar, siz de dinleyin! Hani bir kızdan bahsetmiştim size, hatırladınız mı?”
Gözlerini açtı, martılar bakışlarını başka yanlara çevirmişti şimdi. Dalgalara baktı, karşı kıyıya doğru kaçışıyordu hepsi. Sanki hepsi suçlu hissediyordu kendini. Rüzgar dinmişti şimdi. Sert esmek bir yana dursun, okşamaya bile korkuyordu yüzünü. Bütün bunların olacağını önceden bildiği için gözlerini tekrar kapattı, konuşmaya devam etti, sonuna kadar suçluyordu tüm şehri.
“Ben yıllarca bu rıhtıma geldim. İnanın, nerede bir su birikintisi görsem aklıma siz geldiniz. Bir kuş uçsa önce martıları hatırladım. Öyle derinden sevdim ki sizi, sadece hüznümü değil sevincimi de paylaştım. Sağolun, siz de ortak oldunuz hani, her geldiğimde buradaydınız. Sözün özü, ben sizi en hakiki dostumdan öte bildim.”
Tekrar açtı gözlerini, iki yana açık duran kollarını aşağı sallandırdı. Martıların birkaçı yüzünü ona dönmüştü şimdi. Diğerleri hala tedirgin ve hüzünlü görünüyordu. Dalgalardan birkaçı tekrar ona doğru yüzmeye başladı, rüzgar hafiften saçlarını havalandırdı.
“O’nu ilk gördüğüm gün koşa koşa buraya gelmiştim. MARTILAR, siz hatırlarsınız elbet. Çok zorlamayın hafızanızı, hani size ilk ekmek attığım gün. Karnınızı doyurmuştunuz. Yanlış anlamayın, yüzünüze vurmadım. O sevince siz de ortak olmuştunuz. Kim bilir kaç kişi sizinle aşkını paylaştı bugüne kadar, benimkine de şahittiniz. AŞIK OLDUM diye bağırmıştım. HEPİNİZDEN GÜZEL demiştim de biraz alınmıştınız hani, farketmedim sanmayın. Hala hepinizden güzel gerçi; ama hiçbirinizden sadık değil…”
Tüm şehir gerçeğin farkındaydı. Onun aşkı da hiçbir aşk gibi başlamamıştı, farklıydı; ama her aşk gibi bitmişti, aynıydı! Kendini öyle kaptırmıştı ki sevgiye, güzelliğe; kimse onu bu rüyadan uyandırmak istememişti. Ne martılar rahatsız etmişti, ne dalgalar titretmişti. Herkes susuyordu, çünkü O mutluydu. Ama biliyorlardı da, bir gün biteceğinden hepsi emindi. HER İNSAN ÖLÜMÜ TADACAK derler ya, HER İNSAN AŞKI DA TADACAKTI. O da tattı, dünyanın en güzel şarabını içmiş gibi. Dünyanın en güzel çiçeğini koklamış, en serin sularında yüzmüş gibi…
“Bıraktı gitti beni. MARTILAR, size diyorum! Bıraktı gitti beni… Arkasına bile bakmadı. Bir anda bıraktı, gitti. Hani siz her şeyi bilirsiniz ya, BUNU DA MI BİLİYORDUNUZ? Biliyordunuz da niye demediniz? Hangi insan bu kadar üzülmeyi hakedebilmiş de, siz en yakın dostunuza layık gördünüz? On kere sitem olsun size, yüz kere sitem olsun… Binlerce kere yazıklar olsun her birinize… Ben bir daha gelir miyim hiç buraya? KARDEŞLİK görevinizi yapmadınız ki siz, ben bir daha sizi ziyaret eder miyim?”
Martılar ötmeye başladı. Dalgalar hırçınlaştı, hem duvara çarptılar hem de yüzüne sıçradılar. Susturmak istediler onu. Hepsi farkındaydı çektiği acının; ama hiçbiri pişman değildi O’nu uyarmadıkları için. Bundan önce de birçok kişi onlara aşkını anlatmıştı da, hiçbiri ÜZÜLÜRSÜN dememişti. Hepsi aşkı tatmışlardı, O da tadacaktı. İstediği kadar kızabilirdi denize, martılara.
Sıra söz vermeye gelmişti. Martılar da, deniz de, hatta balıkçılar da bu sözlerin tutulamayacağını biliyordu. Tutulurdu aslında ama pek az kişi bunu başarabilmişti bugüne kadar. Pek az kişi bir kez daha aşık olmaktan kendini alıkoyabilmişti. Hatta birçoğunun zamanı yetmemişti aslında, birçoğu da şanssızdı, bir aşk daha bulamamışlardı.
“Söz veriyorum. Bir daha bu hatayı tekrarlamayacağım. Bir daha kendime benden daha yakın kimse olmayacak. Bir daha bu kadar üzülmeyeceğim! Bir daha aşık olan ADAM DEĞİLDİR!”
İnsan martıların tebessüm ettiğini görebilir miydi? Bu sorunun cevabı evet olsaydı, şu an martıların tebessüm ettiğine yemin edebilirdi. Hele deniz! Denizin şarkı söylediğine kalıbını basabilirdi! Üstelik alay eder gibi, bu sözlerin hiçbir anlamı olmadığını düşünür gibi. Aldırmadı. Zira şehir de ondan aldırmasını beklemiyor gibiydi. Arkasını dönüp evine doğru yürürken, martıların kahkahalarıyla denizin alaylı şarkısı birbirine karışmıştı adeta. Ve tek bir cümle vardı: “SÖZÜNÜ TUTAMAYACAKSIN!”…
Elinden geleni yaptı. Bir bunalım, bir depresyon daha ağırdı bünyesine, biliyordu. Ama engel olamadı duygularının hükmüne. O kadar ağırdı ki yaşadığı ne hisselerine gerçek diyebiliyordu ne de bir gün önceki hayallerinin varlığına inanası geliyordu.
“Yolun sonu…” diye geçirdi aklından. Evet, onca savaştan, zaferden sonra tükenmişti her şey. Karşısında ne deniz vardı ne de onu garipseyen martılar. Betonarme bina manzaralı kuytuda sigarasını çekiyordu içine acısını bir nebze olsun bastırır diye. Gözyaşları süzülüyordu yanaklarından ağır ağır. Esen rüzgârın da etkisiyle titremeye başladı. Farklıydı bu sefer yaşadığı üşüme. Bir başkaydı. Kanı damarlarında yavaş ama coşkulu akıyordu, hissedebiliyordu. Şah damarları açık renkli teninden gözüküyordu. Soğuktan mı bilinmez mosmordu hepsi. Zehir yayılıyordu ya vücuduna ciğerlerinden hem rahatlıyordu hem de lanet yağdırıyordu çektiği her nefeste.
Kendini kaybetmeye başlamıştı. Düşünceler, yaşadıkları bir bir vuruyordu beyninden gözyaşlarına. Daha öncede yaşamıştı benzer şeyleri. Belkide daha ağır olaylar geçmişti başından. Ama o zaman bu kadar güçsüz değildi bedeni. Şizofrenik olmaya meyilli olduğunu hissetti. Aldırmadı. Aldırmamalıydı kendine göre. Zaman su gibi akıp giderken neye, neden üzüldüğünü anlayamasa da ruh halini değiştiremedi.
Kaç paket bitirdi köşesinde, ne kadar zaman olmuştu oraya gideli farkında değildi. Yaşamının başladığı yerde elleri bomboştu. Soğuktan donma noktasına gelmişti ama düşünceler kemiriyordu içini. Bitmeyen bitmeyecek olan cümleler… Öznesi yoktu kimi zaman, kimi zamansa yüklemi… Bazen “Ben…” bazen de “Neden?” diye geçiriyordu içinden. Zamana karşı yarışıyordu, zaman yeniyordu. Soruların üzerinde çok duruyordu. Aşıktı evet, ama neden aldanmış, aldatılmıştı, hayat neden ona bu denli acımasız davranmıştı çözemiyordu. Son gününü bekledi hep. O gün bugündü. Bitecekti her şey. Bitmeliydi artık. Hayatın yaptıklarından, herkesin yaşamı bu kadar sevmesine anlam veremedi. Ama tükenmenin son demlerinde bir tek çözüm vardı aklında…
Uçurum kenarındaydı. Ne zaman gitti oraya neden ordaydı bilmiyordu. Bilmek umurunda da değildi. Tek istediği bedenini boşluğa satmaktı. Acıyı hissetmeden, gururu incinmeden…
Kararlıydı anlaşılan. Sırtını döndü yalnızlığına. Ona dayandı. Ne de olsa tek dert ortağıydı. Yavaş yavaş geriye doğru adım attı. Bir yandan da aklından hızla düşünceleri, son sözleri geçiyordu :
“Söz veriyorum. Bir daha bu hatayı tekrarlamayacağım. Bir daha kendime benden daha yakın kimse olmayacak. Bir daha bu kadar üzülmeyeceğim! Bir daha aşık olan ADAM DEĞİLDİR!”
Ve son adım, son sözüyle oldu. Bırakmıştı bedenini gözüne yüce ve acımasız gelen sonu olan o sonsuzluğa. Bedeni yerle temas edecekti artık, son bir kez çekti kirli, pislik yklü havayı ciğerlerine…
Ve;
Uyandı… Kabus mu yoksa tatlı bir rüyamı karar veremedi. Kan ter içindeydi, sonradan fark etti. Ağzından çıkan ilk cümle beklediğinden fazla içini acıttı…
“SÖZÜNÜ TUTAMAYACAKSIN!”…