Denizli’de Hayat – Dikkat, Kıskandırabilir!
Okul bittikten sonra bir süre Ankara’daki arkadaşlarla takılıp daha sonra kendimi şehir dışına attım. Bu şiddetli kaçışın hem romantik hem de pratik bazı sebepleri var; ama onlar başka yazıların konusu. Bu yazının konusu ise Denizli’de yaşadığım köy hayatı.
Ama siz de benim gibi huzura, sessizliğe, doğal yaşama meraklıysanız yazıyı okumayabilirsiniz, zira kıskandırabilir, diyerek artistliğimi de yaparım.
Öncelikle şunu belirteyim; ben Denizli’nin içinde değilim şu an. Sadece Denizli’ye bağlı olan ama Denizli’den 30 km uzaklıkta bulunan Kaklık kasabasındayım. Kaklık, nüfusu seyrek, yakınlarında üzüm bağları, ovalar, tarlalar bulunan ve temiz havasıyla insana huzur veren muhteşem bir kasaba. Küçükken buralarda hiç arkadaşım olmadığı için yaz tatillerinde buraya gelmeyi pek istemezdim; ama büyük şehrin beni zamanla boğmaya başlamasıyla birlikte yaz tatillerinin en sevdiğim kısmı Kaklık’ta geçirdiğim günler olageldi, bunu yeni yeni farkediyorum.
Kaklık’ta hava öyle temiz ve dinlendirici ki gece ne kadar geç yatarsam yatayım, birkaç saat uyuduktan sonra sabahın köründe kalkabiliyorum. Üstelik kalktığımda en ufak bir yorgunluk hissi yok. Tamamen dinlenmişim, sinirden-stresten uzaklaşmışım. Benim gibi bir insan, sabah kalktığında sinirli olmuyorsa vardır bu işte bi nane. Dolayısıyla geldiğim ilk günden itibaren kasaba hayatının benim üzerimdeki olumlu etkisini hissedebiliyorum.
Temiz hava insanın iştahını da açıyor tabi. Kahvaltı faslıysa ikiye ayrılıyor. Çünkü burada geçirdiğim günler de ikiye ayrılıyor.
Eğer sabah 6′da kalkıp dedeme yardım etmeye gidiyorsam yol üstünde bir yerden termosumuza çay dolduruyoruz ve çıtır çıtır simitleri de alıp bağa gidiyoruz. Çalışmaya başlamadan önce bahçeden kopardığımız yeşil biber, domates ve fırından aldığımız çıtır simitleri termosumuzdaki çay eşliğinde mideye indiriyoruz.
Yok eğer sabah iş yoksa ya da iş varsa ama dedem beni uyandırmaya kıyamadıysa (ki genelde böyle oluyor, benim şehirli züppe olarak buralara ayak uyduramayacağımı düşünüyor olabilir; ama ben onu yanıltmayı başarıyorum) kahvaltıyı evde yapıyoruz. Evdeki kahvaltının ayrıntıları biraz daha farklı. Yumurtalar kümesten; biber, domates ve salatalık bahçeden; peynir ananemin kendi hazırladığı peynirden ama sucuk Cumhuriyet’ten. Ne yazık ki sucuk yapacak seviyeye gelmedik daha, o kadar da abartmasalar iyi olur zaten. Gördüğünüz gibi evdeki kahvaltının bu doğal içeriğini sıcak bir çayla ya da yine ev yapımı taze sıkılmış şeftali ya da elma suyuyla mideye indiriyorum. Ha bu arada, ekmeği unutmuşum. Ekmeği de ben tam kahvaltıya başlayacakken gazeteye sarılmış halde dedem getiriyor, fırından, taze ve sıcak…
İki türlüsü de makbul ve leziz olan bu kahvaltılardan ve eğer bağdaysam bağdaki çalışmalardan (ve eve gelip duş aldıktan) sonra sıra günün köşe yazılarını, e-postalarını ve blog yazılarını okumaya geliyor. İşte teknolojiyi kullandığım tek alan da bu. Balkonda netbook sefası doğal hayatı etkilemiyor bence ve hatta artı değer katıyor. Temiz hava, orman manzarası ve sessizlik eşliğinde günlük medya takibini yapıyorum. İçimde bir enerji, bir üretkenlik…
Sonra işim varsa işlerimi hallediyorum, genelde günlüğe yazdığım iki yazıdan ilkini sabah bu saatlerde yazıyorum. İşlerimi bitirince de netbookta bulunan yüzlerce e-kitaptan okuyabildiğim kadarını okuyorum. Tabi bu arada ananelerin en güzeli meyve servisini ihmal etmiyor, genelde bahçedeki salatalıklardan ve şeftalilerden tercih ediyorum.
O kadar huzurlu ve dinlendirici ki günün yarısı nasıl gitmiş, anlamak mümkün değil. Bir de bakıyorum antrenman saati gelmiş. Hemen gidip günlük sporumu yapıyorum, sonra buz gibi bir duş… Ege’nin bu sıcak havasında buz gibi bir duştan daha rahatlatıcı ne olabilir?
En güzeli de ne biliyor musun günlük? Burada düşünmek öyle kolay ki. İnsan sesi, arabaların gürültüsü, kirli hava ve şehrin boğuculuğu altında yıpranan insan beyni her şeyden uzak, oksijene dolup taşan bir ortamda istemese bile düşünmeyi bırakamaz. Bu yüzden Kaklık’ta insanı yoran tek şey düşünmek ve düşünmenin yorgunluğu başka hiçbir yorgunlukla kıyaslanamayacak kadar güzel…
Akşam olduğunda ise hafif bir esinti, saçlarımı okşuyor. Burnumda ormandan gelen buram buram çam kokusu… Bir uykusu geliyor ki insanın, sorma! İşin en zevkli kısmı da o ya zaten… Kocaman balkonun tam ortasına altı-yedi kişinin rahatça sığabileceği geniş bir cibinlik kuruluyor ve içinde dört kişi rahat rahat uyuyor. Gecenin koynunda, korkmadan, çekinmeden ve uzun uzun…
Hoş bir yazı olmuş ; tarladan kopardığınız biber ve domates kadar taze , fırından aldığınız simit kadar gevrek , anneannenin yaptığı peynir kadar leziz(ve bilhassa organik) ve tarlada çalışırken döktüğünüz terin emeği kadar emek dolu güzel bir yazı. Ellerine sağlık.
Bu yorum da ortadoğu ve balkanların en güzel yorumlarından biri olmuş. Asıl senin ellerine sağlık.
[...] gibi bir süredir Denizli’de sessiz ve huzurlu bir tatil geçiriyorum. Hayatımdan hiç şikayetçi değilim. Dönmesem bile olur yani. Ama [...]