Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Biliyorum, der kadın.

Erkek adama sevdiği kadınla çatışmak çok keyif verir.

Çünkü adam izler kadını. Kızdığında gözlerinin kenarında oluşan çizgileri görür. Cevap vermek için vızır vızır çalışan aklını kullanadursun güzel kadın, erkek adam gelecek cevaplarla ilgili değildir. Çünkü o sırada inceleşen dudaklarıyla, terleyen şakaklarıyla ve sivrileşen çenesiyle dünyanın en sevimli şeyi karşısında durmakta ve gözlerinin içine bakmaktadır.

Yine de bazen çok ters ve sağlam cevaplar alabilmek mümkündür şayet zekasından etkileniyorsanız bir kadının. Çünkü zaman zaman sizi de aşar, kestiremezsiniz karşınızdaki pratik zekanın boyutlarını.

Bir laf edersiniz, hedefiniz kızdırmak, çıldırtmak ve sinirden hızlanan nefesleriyle inip kalkan göğsünü seyretmektir dünyanın en güzel kadınının; ama o bunun yerine sakinliğini korur, siz daha şaşkınlığınızı atamadan öyle bir diyalog içine girmişsinizdir ki, tek kelime ile beyninize giden oksijeni kesiverir o beyaz tenli, siyah saçlı ve güzel gözlü kadın:

- Seni seviyorum, der adam.

- Biliyorum, der kadın.

Ve bir yerlerde, o anda yaşanan, tek taraflı bir sevgi olduğunu tüm dünyaya haykırır tek bir sözcük.

Uyuyan Çirkinler

Zaman zaman hissetmenin ve yaşamanın nasıl duygular olduğunu unutuyorum. Bu çok korkunç. Bu ancak uzun zamandır nefes almayan bir bedenin söyleyebileceği bir şey. Ama biliyorum, birçoğunuz bunu hissediyorsunuz. Dünyada uzun zamandır nefes almayan bir tek ben miyim sanıyorsunuz?

Sevmeyi unuttuk. İçten gülücükler yerini maskelere bıraktı. Artık yatarken makyajını silmeyen kadınlar gibiyiz. Sahte profil sayfaları oluşturduk sahte dünyalar için. Sahte müzik zevklerimizi sahte forumlarda dillendirdik. Sahte posterlerle süsledik duvarlarımızı.

Plastik çiçeklerle donattık bahçelerimizi. Öyle şaşırıyorum ki bazen, kendimi bir gülün dikeni tarafından kanatılmamış olduğum için suçlarken buluyorum. Gülüyorum sonra. En sahte gülüşler o zaman oluyor işte. Sonra diyorum, sonrası meçhul…

Sahte kimliklerimiz var, daha biz doğmadan bizim için hazırlanan. Cinsiyetimizi ve boyutlarımızı bilmeden dikilen giysileri giymek zorundayız. Bu yüzden yırtık pırtık üstümüz aslında, her ne kadar marka görünse de kıyafetlerimiz. Hepinizin yırtıklarını görebiliyorum, ben de süveterimin yamalarından şikayetçiyim zaten. Saklanmayın.

Değiştik. İnsandan şirkete doğru hızlı bir evrim geçirdik. Artık duygularımızın ve dürtülerimizin temsilcileri değil bedenimiz. Çokuluslu şirketlerin darkafalı elemanlarından başka neyiz, var mı söyleyebilecek olan?

Ruhlarımız paramparça. Bize zorla giydirilen, giydirilirken de sağı solu yırtılan o kazaklardan daha parça parça, hem yaması da yok ki bu işin…

Söyleyin ne yapalım şimdi? Bir durup düşünmenin vakti gelmedi mi? Gerçeğe dönmenin vakti gelmedi mi?

Gözlerinizi ekranlardan ayırın. Bırakın seyretmeyi. Nefes alın. Korkmayın ciğerleriniz yanınca; çünkü ancak yeni doğanların ciğerleri yanar, bilin ki bu iyi birşey.

Savaşlarda piyon olmaktan vazgeçin. Çıkarın üstünüze olmayan o yırtık pırtık giysilerinizi. Terzinizden sizin için yepyeni bir “çıplaklık” dikmesini isteyin ve giyin üstünüze çıplaklığınızı.

Sizce de hep beraber “kendimiz” olma vakti gelmedi mi?

“Tanrı, biz uyuyan çirkinlere yardım etsin. Tanrı bizi öpsün ve uyandırsın.”

Amin.

Büyük Adam Olmak

Adam, kadına sırılsıklam aşıktı. Peki “aşık olmak mı, adam olmak mı zor?” 

Listen to Aşık, Redd

Her zamanki gibi ders aralarında vakitlerinin kesiştiği bir zamanda kendiliğinden birlikte geçirilmesine karar verilen kısa bir süre vardı ellerinde. Öğrencilerin “Kiremit” adını koyduğu, içinde kırtasiyesi, ev yapımı börek-çörek ve çay kahve servisi ile üç beş masası bulunan ve içinde dünyanın en güzel bakan gözleri olmadığı sürece sıradan bir mekandı işte.

Okuldan kafeye geçebilmek için birkaç adımlığına açık havaya çıkmaları gerekiyordu. Kapıya geldiklerinde dışarıda yağmur yağdığını farkettiler. Adamın üzerinde dizlerine kadar uzanan bir palto vardı, sağ omzunu hafifçe açıp kadını paltonun içine girmesi için davet etti.

- “Gel hadi, ıslanacaksın yoksa.”

Pek tereddüt etmeden sol elini adamın beline sarıp paltonun içine girdi kadın. Adam belinden bütün vücuduna yayılan o titremeyi kadına hissettirmemek için elinden geleni yaptı. Ondan uzun ve ondan kalıplı idi elbette; ama çok uzun ve çok geniş bir erkek değildi, giydiği palto da pek bol değildi. Yine de onu yağmurdan koruyabilirdi. Kafeye doğru yürürken paltonun içine sığmaya çalışıyor ve gülüşüyorlardı. Adama baktı kadın, bakışlarına yüklemek istemediği anlamı sözlerinde sezdi adam.

- “Ahmet… Ne sen o kadar büyüksün ne de ben o kadar küçüğüm.”

Ne diyeceğini bilemedi adam. Haklıydı çünkü kadın. O kadar büyük bir adam değildi. Yine de çok sevmek onun beceremeyeceği bir iş miydi, bunun cevabını henüz bulabilmiş değil hiç kimse.

Oyun

Bu bir oyun. Sana küçüklüğünden beri oyun oynamanın zevkli olduğu öğretildi. Hatta birçok işini abuk subuk oyunlar yüzünden erteledin, hayatını erteledin. Oyunlarla eğlendin, oyunlarla kızdın; ama nihayetinde bunların hepsinin ufak tefek oyunlar olduğunun bilincindeydin ve er yada geç biteceğinden şüphen yoktu. Hatta oyunun yarısında “Ben sıkıldım.” deyip bırakabilirdin.

Şimdi içinde olduğun zor durum her ne ise, bu da bir oyun işte; ama bu sefer şu bir gerçek ki, her oyun zevkli değildir. Adının oyun olması, oynarken keyif verecek olması ile alakalı olmayabilir ve hatta bir oyun, bazen oynanması zorunlu hale dahi gelebilir.

Oyunun sonunda mutlaka elde edebileceğin yada kaybedebileceğin şeyler olacak, hiçbiri amaçsız değildir. Bu yüzden elde edebileceklerine iyi bak, eğer değecekse, oyunu oynamaya devam et. Değmeyecekse, bırak, ya başka bir oyuna başla yada biraz dinlen.

Biraz mutluluk için, bir hayli çile çekeceğin günler de gelecekti elbet. Sen ne sanıyordun?

Bir Adam ve Bir Kadın (1)

Bir adam çok severken, bir kadın onu çok sevmeli. Bir adam, bir kadına ihanet etmemeli. Bir kadın, bir adama ihanet etmemeli. İkisi de bunu aklından bile geçirmemeli.

Bir adam çok severken, bir kadın giderse…

İşte o zaman o adama iyi davranmalı herkes; ama belli etmeden. Acımadan. En azından acıdığını belli etmeden; çünkü o adam, acınacak halde olsa da, acınacak hiçbir şey yapmamıştır.

Bir kadın, bir adam onu çok severken gitmişse, bir daha geri dönmemeli. O çok seven adam da zaten, o kadını asla beklememeli. Gelse de affetmemeli. Affetse de eskisi kadar sevmemeli.

Eskisi kadar severse…

İşte o zaman tekrar terkedildiğinde şaşırmamalı.

Gerçekten Yaşamak

Facebook’ta, televizyonda, internetin herhangi bir mecrasında ya da aklınızı ve vücudunuzu birlikte kullanmadığınız herhangi bir alanda yaptığınız her şey sahtedir.

Eğer gerçekten yaşamak istiyorsanız şayet, dışarı çıkın. Televizyonda size anlatılanlarla ya da okuduklarınızla ya da dinlediklerinizle yetinmeyin. Önce kendinizi sonra dünyayı keşfedin. Hatta tam tersini yapmak bile mümkün.

Yaklaşan sınavları da fırsat bilerek zamanımın büyük çoğunluğunu çaldığını düşündüğüm lanet olası Facebook’tan ve onun zaman çalan aşağılık türevlerinden kendimi arındırmak için küçük bir adım attım. Facebook hesabımı dondurdum.

Çünkü benim teknolojiden ve internetten anladığım şey bu değil. Her şeyin sahte olduğu, bizi monitörlerimizin ya da led ekranlı televizyonlarımızın ya da dokunmatik telefonlarımızın karşısına hapseden ve üzerimize durmaksızın bilgi, haber, uyarı, etkinlik yağdıran bu düzeneğin bana hiçbir faydası yok.

Ben teknolojiyi ancak daha fazla şey üretebildiğim ve bundan daha fazla insanın faydalanmasını sağlayabildiğim zaman seviyorum ve internetle olan bağımız bu sınırı geçtiği andan itibaren işler değişmeye başlıyor. Kontrolü ben değil sanal dünya ele geçiriyor ve bir süre sonra ne kadar akıllı, ne kadar zeki, ne kadar mantıklı ya da ne kadar eleştirel bakış açısına sahip olup olmamanıza aldırmadan sizi de bir seyirciye dönüştürüyor.

Ama ben bir seyirci değil, aksine oyuncu olmak istiyorum. İnsanların hayatlarını takip etmek değil kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Aşırılıklardan arınmak ve iç huzurumu yakalamak istiyorum. İçinde bulunduğumuz bu dünya düzeninde “durmadan, nefes almadan, anlamaya çalışmadan alelacele bir yaşam” biçimini reddediyorum ve ömrümün bana hediye edilmiş “hoş bir gezinti” olması gerektiğini düşünüyorum.

Dünyada olan biten her şeyi takip etmekten vazgeçiyorum.

Çünkü “Her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır.”

Hem kendime hem de beni takip eden herkese Facebook ya da sosyal medyanın diğer araçları olmadan nasıl yaşanabileceğini ve bunun eskiye nazaran çok daha “gerçek” ve “tat veren” bir yaşama biçimi olduğunu gösterebilmeyi umuyorum.

Bu süreçte bana e-posta adresim (a.oguzhan.d [et] gmail [nokta] com),

oguzhandogan.net üzerindeki “iletişim” sayfası (oguzhandogan.net/iletisim),

üzerinden ulaşabilirsiniz.

Uzaklaşma Paradoksu

Sonbaharda, iki yanında yapraklarını dökmüş ya da dökmekte olan ağaçlarla süslü, yerde sararmış yapraklarla bezeli sokaklar… Öyle güzeldirler ki!

Eğer birine veda edecekseniz, mutlaka böyle bir sokakta veda etmelisiniz, böylece vedaların da hakkı verilmiş olur adaletten uzak şu dünyada.

“Ben gitmeyi severim.” demiştim bir konuşmamızda. “Hoşçakal demeyi.” Öyleydi gerçekten. Gitmeyi, veda etmeyi, hoşçakal demeyi ve bir daha arkama bakmamayı sevdiğimi düşünürdüm; ama neden sonra bir şeylerin farkına varmaya başladım.

Aslında her terkediş, bir varıştı. Her uzaklaşma aynı zamanda bir yakınlaşma idi ve her kaçış bir yandan da “kucağa düşüş”tü. Ne yazık ki anlamıştım; bu dünyada insanın kendisini kanatan bıçaklardan uzaklaşabilmesi mümkün değildi.