Geçen Pazar günü, İzmir Atatürk Stadyumu adeta ikinci bir Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu idi. Her yer sarı-lacivert, sanki bir karnaval yeri, sanki bir şampiyonluk maçı idi. Bu son verdiğim örnek, şampiyonluk maçı, aslında yalan da sayılmaz. İzmir’de oynanan Bucaspor maçı bizim için kritikten de öte adeta bir final maçı değerindeydi ve bundan sonraki son dört maçın da her biri altın değerinde, kaybedilmesine tahammül edilemeyecek maçlar olacaktır.
Maç başlamadan önce ben bile – ki her zaman temkinliyimdir – bu maçı rahat bir şekilde kazanacağımızı düşünüyordum. Ta Ankara’da benim üzerime çöken rehavet, Süper Ligin ikinci yarısında henüz yenilgi yüzü görmemiş Fenerbahçeli futbolcuların üzerine çok daha fazla çökmüştü elbet. Ama bunu tahmin edemedik.
Maç başladığında Bucaspor’un sürpriz golü ile şoka uğradık. Hepimiz aynı şeyi düşündük; Fenerbahçe bir maçta geri düşerse, kesin çevirir. Fenerbahçe’nin karakteri budur. Gol yemeden gol atamaz. Ama bunun kendimizi teselli etmekten başka bir anlam ifade etmediğini anlamamız için çok beklememiz gerekmedi.
Emre’nin muhteşem füzesi ile durumu 1-1 ‘e getirmiştik; ama Bucaspor durmamış, ikinci golü ilk yarı bitmeden buluvermişti. Bu sefer bir şeylerin ters gittiğini farkettik ister istemez. Hepimizin yüreği ağzına geldi. Hemen 2-2 olmazsa, bu maçı çevirmek çok zor olacaktı ve Trabzonspor’un Eskişehir karşısında puan kaybetmesini değerlendirip liderlik koltuğuna oturma fırsatını kendi ayaklarımızla tepecektik.
İkinci yarı başladığında bir şeyler düzelir ümidiyle tekrar geçtik maçın karşısına. Evde olanlar, mekanlarda olanlar koltuklarına oturdu, televizyonlara kilitlendi. Staddakiler bir yandan avaz avaz bağırırken diğer yandan maça odaklandılar. Ama işler yine istediğimiz gibi gitmedi. Bucaspor üçüncü golü buldu Abdülkadir’in ayağından. Abdülkadir gecenin yıldızıydı şüphesiz ve yakıvermişti bizi attığı iki golle.
Bu sefer bitti dedik. İki farklı mağlup durumdan hangi takım kolay kolay kurtulmuş? Aklıma hemen seneler önce Gaziantep ile oynadığımız ve ilk yarıyı 3-0 yenik tamamladığımız maç geldi. O maç, ikinci yarıdaki muhteşem oyunla 3-4 bitmiş ve Fenerbahçe’nin galibiyeti ile sonuçlanmıştı. Bir yandan acaba böyle bir mucize tekrarlanabilir mi diye düşünürken diğer yandan bunun çok düşük bir ihtimal olduğunu, bu sene de şampiyonluğun kıl payı kaçabileceğini düşünüyordum.
Ve sahneye kaptan çıktı… Gemisini hiçbir zaman terketmeyen bir kaptan. O’nun adı hepinizin malumudur. Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en efendi ve en başarılı yabancı futbolcusudur. Alex de Souza’dır. Hem iyi bir aile babası, hem iyi bir eş hem de iyi bir sporcudur. Kısacası, “zeki, çevik ve ahlaklı” bir adamdır Alex de Souza.
Penaltıdan ilk golü atan kaptan, durumu 3-2′ye getirmişti; ama bu yetmezdi, birkaç dakika içinde kendisinin ikinci, Fenerbahçemizin üçüncü golünü kaydetti kaptan: 3-3.
Kaptanın oyununu böylesine rahatlatan adam, oyuna 59. dakikada giren, kısa boylu, çelimsiz görünümlü; ama ziyadesiyle çevik, sempatik ve arı gibi çalışkan bir adamdı: Miroslav Stoch. Daha transferin gerçekleştiği ilk günden itibaren taraftarın gözüne girebilmiş, takdirini kazanabilmiş, uzunca bir süredir yedek olsa da bunu sorun etmemiş ve kendisine her görev verildiğinde bunu başarıyla yerine getirmiş bir adamdı, O’na güveniyorduk ve yanılmıyorduk da.
Stoch’la beraber hücum gücümüzü bir hayli arttıran kaptan, üstüne düşeni yapmış ve takımı ateşlemeyi başarmıştı. Artık sahada daha başka bir Fenerbahçe vardı, hep görmek istediğimiz o takım…
Derken oyuna bir adam girdi. Uzun boylu, sakallı, yüzü küçük Emrah’a benzeyen ve gereksiz bir efkarla dolmuş tanıdık bir ifade idi bu. Daniel Guiza. Fenerbahçe’nin senelik 3.5 Milyon Euro ile en pahalı oyuncusu; ama Fenerbahçe tarihinin en büyük hayal kırıklıklarından biri. Gol atamayan forvetimiz, bal yapmayan arımız. Bize iki sezon boyunca saçlarımızı yolduran, futbolcu olduğuna taraftarı bir türlü ikna edemeyen ve akıl almaz gol pozisyonlarını akıl almaz yönetmlerle harcayan adam… Kurtarıcı olarak medet umduğumuz adam işte böyle bir adamdı.
Guiza maça gireli daha bir dakika olmamıştı. Semih muhteşem bir hava topu gönderdi Guiza’nın koşu yoluna. Guiza yine çar çur edecek pozisyonu derken, iki Bucasporlu savunma oyuncusu ve bir de kalecinin arasından – nasıl yaptı, nasıl etti bilmiyorum – topu kaleye yuvarlayıverdi Guiza, binlerce şaşkın bakışın arasında. Sonra kendi de gözyaşlarını tutamadı yaklaşık 1 yıl sonra gelen bu gol yüzünden, taraftarlar da.
Durum 4-3 olmuş, Bucaspor karşısında yine bir mucizeyi başarıp iki farklı yenilgiden galibiyete çevirmiştik durumu. Maç ha bitti ha bitecek derken, takımda kaptandan sonra en usta ayaklardan biri olan Andre Santos çıktı sahneye ve Fenerbahçemizi rahatlatan beşinci golü Bucaspor kalesinin tavanına astı.
Pazar günü izlediğimiz takım, oyuncuları kim olursa olsun, şampiyonluğa inanmış, kenetlenmiş ve taraftarı ile bir bütün olmuş bambaşka bir takımdı. Ve o maçtan sonra ben ve benim gibi birçok Fenerbahçe sevdalısı, şampiyonu ilan etmişti bile: FENERBAHÇE !
Artık benim için kupayı kime verdiklerinin hiçbir önemi kalmamıştır. Gönlümün şampiyonu FENERBAHÇE‘dir.