Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Kelebekler

Kelebeklerin de böyle güzel elleri olur muymuş canım? Böyle de güzel gülünür müymüş? Havalara atılıp dünyalar; böyle de zıp zıp zıplatılır mıymış? Türküler de sarhoşluk verir miymiş adama? Adamı zıvanadan çıkarır mıymış? Başını da belaya sokar mıymış? Adamın numaralarla arasını bozar mıymış? Adamı her şeysiz her şeysiz ortalıkta bırakır mıymış? Bu nasıl kelebekmiş böyle canım? Kelebekler adamın canını acıtır mıymış? Adamın canını acıtır mıymış?..

Ellerim çarpıntıların minicik ömürlerine şerh düşüyor durmadan. Rötuşlu resimlerim canımı acıtıyor. Kahretsin çok iyi görünüyorum yine. Flaşlar patlıyor ve kahretsin iyi ve yapayalnızım yine. Dokunamadan hiçbir şeye…

Kanatlarına dokununca uçamazmış kelebekler doğru mu? Renkleri dökülürmüş çiçeklerin üstüne. Söyle doğru mu uçamayınca öldüğü kelebeklerin? Doğru mu ellerinde üşüyen bu kimsesizlik? Gözlerine inen buğu, içini titreten uçma korkusu. Haydi durma kelebeğim ellerimi tut!.. Haydi yüreğime bas!.. Haydi kapat gözlerini!.. Haydi beni iterek sıçra!.. Uç…

Kelebek Sıtması, Gökhan Özcan

Bayram Namazı ve İnsanlık

Ankara’da hiç adetim olmasa da köye geldiğimde dedemle camiye gitmeyi çok severim. Bu yüzden her Cuma dedemle birlikte köyün camisine gideriz.

Benim tamamen yabancı zannettiğim insanların meğer benim çocukluğumu biliyor oluşu hep hoşuma gitmiştir. Zaten küçük yerlerin en güzel özelliği insanların böyle birbirini tanıyor oluşu, birbirlerinden gülümsemelerini eksik etmeyişleri değil mi? Kahvede çayları kimin ödeyeceğinin hiç tartışılmaması, sizin bir kasa üzüm götürdüklerinizin size bir kasa şeftali vermesi…

Demem o ki ben bu köy hayatını zaten çok seviyorum; ama çok hoşuma giden bir başka şey daha oldu.

Sabah erkenden kalkıp bayram namazına gittik. Namazdan çıktıktan sonra cami hocasının -pek de yerine getirileceğini sanmadığım- ricasına cemaatin tam katılım göstermesi beni çok etkiledi.

Camiden ilk çıkan kişi kapının girişinde ayakta bekliyordu, her gelen girişteki kişilerle sırasıyla bayramlaştıktan sonra hemen onların yanında saf alıyordu. Her çıkan bu insan kuyruğunun tamamı ile bayramlaşıp kendi de camiden yeni çıkanlarla bayramlaşabilmek için sıranın sonuna geçiyordu. Bu sayede bütün camidekilerle bayramlaştık, birçok gülen yüz gördük, insanların elini sıktık ve iyi dileklerimizi ilettik.

Kocaman şehirlerde birbirimizden böylesine uzaklaştığımız günlerde benim için insanlığı hatırlamanın etkileyici yollarından biri bu bayram adetleri…

(Bu yeni bir adet değil, aksine eskiden beri uzun yıllardır uygulanan bir adetmiş fakat ben daha önce hiç görmediğim için bu denli etkilenmişim, dedem öyle diyor.)

Köyde Açık Hava Sineması

Ankara’da çok çok yakın olduğumuz için Emre’nin Denizli’de benim köyüme komşu bir köyden olduğunu bilmek çok mutlu edici bir süprizdi elbette; ama tek şaşırılacak şey bu değil buralarda.

Akşam biraz hava almak, yürümek ve muhabbet etmek için köy istasyonuna doğru yürümeye karar verdik. Belediyenin yanında küçük bir bakkalın işlettiği çay bahçesine oturduk. Çaylarımızı söyledik, bi de sigara yakıldı. Keyifli bir muhabbet çevirdik.

Sonra bir de baktık bir adet projeksiyon cihazı karşımızdaki belediye binasının boş duvarına kocaman yansıtılmış. Biz daha internetin dahi yeni geldiği köyümde böyle bir girişimcilik dehasına olan şaşkınlığımızı atlatamadan, bakkal işletmecisi amcam -Emre’nin söylediği kadarıyla- 2011 yapımı bir yabancı film koydu ve keyifle izledik.

Demem o ki hangi şartlar altında nasıl bir hayat yaşadığınız çok da önemli değil, her kesimden insanı mutlu edebilecek işlere imza atmak için biraz kafayı çalıştırmak yeter herhalde.

Hasıl-ı kelam güzel bir gündü. Teşekkürler.

Mutluluk ve Kar

Mutluluk, çoğu zaman aradığınız o ücra köşelerde yada yükseklerde değildir.

Mutluluk, doğanın kendisinde zaten varolan ve sonsuz bir kaynaktır. Tek yapmanız gereken, doğru nefes almak, yaşadığınız her anın farkında olmaktır.

Nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız,

- üstünüzü giyip dışarı çıkın.

Karlar arasında bata çıka yürüyün, muhtemelen uzun süredir solumadığınız kadar temiz bir havayı soluyacaksınız. Aldığınız her nefesin ve attığınız her adımın tadını çıkarın. – yada bir kupa sıcacık kahve, çay alın elinize ve yağan karın keyfini çıkarın.

Karlı bir Ankara sabahında fotoğraf makinemi alıp dışarı çıktıktan sonra aklıma karalananlardı bunlar.

Uzun Bir Aradan Sonra

Koskoca bir Mülkiye sezonu, 50Plus medya şirketinin kuruluşu ve internet sitesinin yönetilmesi, internet alanındaki birikimlerin nihayet ciddi bütçeli bir proje ile hayata geçirilmesi, zorlu sınavlar, bir genel seçim, bir “hayatımın filmi”, birçok kitap, film ve müzik, sosyal medyada tam zamanlı iş, biten bir aşk, bir Alanya tatili, bir Denizli tatili, bir ameliyat, yine internet üzerinde kaleme alınmış ve çoğu oguzhandogan.net’te harcanması gereken zamanlardan çalınarak yazılmış çok gizli yazılar, bir hack saldırısı ve benim dahi siteye uğramayışım yüzünden farkedilmemesi – oguzhandogan.net’e çok ayıp ettiğimin farkındayım – ve daha neler neler…

… sığdırmışım burada olmadığım yaklaşık 1 yıla.

Sırf bunları anlatsam zaten bir aylık yazı dizisi çıkar; ama öyle yapmayı düşünmüyorum. Onun yerine tüm bunlar olurken zihnimde şekillenen yeni bir projeyi hayata geçirirken stresimi atmak için buraya üç beş bişey karalamakla yetineceğim, yani eğer ziyaret etmiyorsanız – ki ben bile etmediğime göre sizin de uğramamanız çok normal – aynı şekilde ziyaret etmemeye devam edebilirsiniz, zaten benden icazet mi alacaktınız? Laf işte.

Sevgili okuyucu, bugün canım hiç yazmak istemiyor, sen anlat, ne habersin iki gözüm?

İzmir’deki Kadıköy

Geçen Pazar günü, İzmir Atatürk Stadyumu adeta ikinci bir Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu idi. Her yer sarı-lacivert, sanki bir karnaval yeri, sanki bir şampiyonluk maçı idi. Bu son verdiğim örnek, şampiyonluk maçı, aslında yalan da sayılmaz. İzmir’de oynanan Bucaspor maçı bizim için kritikten de öte adeta bir final maçı değerindeydi ve bundan sonraki son dört maçın da her biri altın değerinde, kaybedilmesine tahammül edilemeyecek maçlar olacaktır.

Maç başlamadan önce ben bile – ki her zaman temkinliyimdir – bu maçı rahat bir şekilde kazanacağımızı düşünüyordum. Ta Ankara’da benim üzerime çöken rehavet, Süper Ligin ikinci yarısında henüz yenilgi yüzü görmemiş Fenerbahçeli futbolcuların üzerine çok daha fazla çökmüştü elbet. Ama bunu tahmin edemedik.

Maç başladığında Bucaspor’un sürpriz golü ile şoka uğradık. Hepimiz aynı şeyi düşündük; Fenerbahçe bir maçta geri düşerse, kesin çevirir. Fenerbahçe’nin karakteri budur. Gol yemeden gol atamaz. Ama bunun kendimizi teselli etmekten başka bir anlam ifade etmediğini anlamamız için çok beklememiz gerekmedi.

Emre’nin muhteşem füzesi ile durumu 1-1 ‘e getirmiştik; ama Bucaspor durmamış, ikinci golü ilk yarı bitmeden buluvermişti. Bu sefer bir şeylerin ters gittiğini farkettik ister istemez. Hepimizin yüreği ağzına geldi. Hemen 2-2 olmazsa, bu maçı çevirmek çok zor olacaktı ve Trabzonspor’un Eskişehir karşısında puan kaybetmesini değerlendirip liderlik koltuğuna oturma fırsatını kendi ayaklarımızla tepecektik.

İkinci yarı başladığında bir şeyler düzelir ümidiyle tekrar geçtik maçın karşısına. Evde olanlar, mekanlarda olanlar koltuklarına oturdu, televizyonlara kilitlendi. Staddakiler bir yandan avaz avaz bağırırken diğer yandan maça odaklandılar. Ama işler yine istediğimiz gibi gitmedi. Bucaspor üçüncü golü buldu Abdülkadir’in ayağından. Abdülkadir gecenin yıldızıydı şüphesiz ve yakıvermişti bizi attığı iki golle.

Bu sefer bitti dedik. İki farklı mağlup durumdan hangi takım kolay kolay kurtulmuş? Aklıma hemen seneler önce Gaziantep ile oynadığımız ve ilk yarıyı 3-0 yenik tamamladığımız maç geldi. O maç, ikinci yarıdaki muhteşem oyunla 3-4 bitmiş ve Fenerbahçe’nin galibiyeti ile sonuçlanmıştı. Bir yandan acaba böyle bir mucize tekrarlanabilir mi diye düşünürken diğer yandan bunun çok düşük bir ihtimal olduğunu, bu sene de şampiyonluğun kıl payı kaçabileceğini düşünüyordum.

Ve sahneye kaptan çıktı… Gemisini hiçbir zaman terketmeyen bir kaptan. O’nun adı hepinizin malumudur. Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en efendi ve en başarılı yabancı futbolcusudur. Alex de Souza’dır. Hem iyi bir aile babası, hem iyi bir eş hem de iyi bir sporcudur. Kısacası, “zeki, çevik ve ahlaklı” bir adamdır Alex de Souza.

Penaltıdan ilk golü atan kaptan, durumu 3-2′ye getirmişti; ama bu yetmezdi, birkaç dakika içinde kendisinin ikinci, Fenerbahçemizin üçüncü golünü kaydetti kaptan: 3-3.

Kaptanın oyununu böylesine rahatlatan adam, oyuna 59. dakikada giren, kısa boylu, çelimsiz görünümlü; ama ziyadesiyle çevik, sempatik ve arı gibi çalışkan bir adamdı: Miroslav Stoch. Daha transferin gerçekleştiği ilk günden itibaren taraftarın gözüne girebilmiş, takdirini kazanabilmiş, uzunca bir süredir yedek olsa da bunu sorun etmemiş ve kendisine her görev verildiğinde bunu başarıyla yerine getirmiş bir adamdı, O’na güveniyorduk ve yanılmıyorduk da.

Stoch’la beraber hücum gücümüzü bir hayli arttıran kaptan, üstüne düşeni yapmış ve takımı ateşlemeyi başarmıştı. Artık sahada daha başka bir Fenerbahçe vardı, hep görmek istediğimiz o takım…

Derken oyuna bir adam girdi. Uzun boylu, sakallı, yüzü küçük Emrah’a benzeyen ve gereksiz bir efkarla dolmuş tanıdık bir ifade idi bu. Daniel Guiza. Fenerbahçe’nin senelik 3.5 Milyon Euro ile en pahalı oyuncusu; ama Fenerbahçe tarihinin en büyük hayal kırıklıklarından biri. Gol atamayan forvetimiz, bal yapmayan arımız. Bize iki sezon boyunca saçlarımızı yolduran, futbolcu olduğuna taraftarı bir türlü ikna edemeyen ve akıl almaz gol pozisyonlarını akıl almaz yönetmlerle harcayan adam… Kurtarıcı olarak medet umduğumuz adam işte böyle bir adamdı.

Guiza maça gireli daha bir dakika olmamıştı. Semih muhteşem bir hava topu gönderdi Guiza’nın koşu yoluna. Guiza yine çar çur edecek pozisyonu derken, iki Bucasporlu savunma oyuncusu ve bir de kalecinin arasından – nasıl yaptı, nasıl etti bilmiyorum – topu kaleye yuvarlayıverdi Guiza, binlerce şaşkın bakışın arasında. Sonra kendi de gözyaşlarını tutamadı yaklaşık 1 yıl sonra gelen bu gol yüzünden, taraftarlar da.

Durum 4-3 olmuş, Bucaspor karşısında yine bir mucizeyi başarıp iki farklı yenilgiden galibiyete çevirmiştik durumu. Maç ha bitti ha bitecek derken, takımda kaptandan sonra en usta ayaklardan biri olan Andre Santos çıktı sahneye ve Fenerbahçemizi rahatlatan beşinci golü Bucaspor kalesinin tavanına astı.

Pazar günü izlediğimiz takım, oyuncuları kim olursa olsun, şampiyonluğa inanmış, kenetlenmiş ve taraftarı ile bir bütün olmuş bambaşka bir takımdı. Ve o maçtan sonra ben ve benim gibi birçok Fenerbahçe sevdalısı, şampiyonu ilan etmişti bile: FENERBAHÇE !

Artık benim için kupayı kime verdiklerinin hiçbir önemi kalmamıştır. Gönlümün şampiyonu FENERBAHÇE‘dir.

2011′de Buralardayım…

Uzunca bir zaman önce bir arkadaşa, yazmayı sevdiğim kadar susmayı da çok sevdiğimi söylemiştim. Bana göre insanlar yazdıkları ve konuştukları vakit sadece kendi seçimleri olan düşünceleri dışavururken, sustukları zamanlarda herşeyi birden anlatabilirlerdi. Ve eğer anlatılacak şeyler çokça birikmişse, suskunluklar da öyle uzun sürerdi.

Ben de bu yüzden uzun süredir susuyorum. Şimdi şimdi farkediyorum ki bu suskunluk benim yaşamadığımı ya da üretmediğimi değil, aksine çokça şey yaşayıp birçok çemberden geçtiğimi gösteriyordu. Vakti geldiğinde bunların hepsini ayrı ayrı anlatmak için fırsatım olmasını umuyorum. Şu an için kesin olan bir şey varsa; o da daha fazla “yazmazsam deli olacağım”dır.

oguzhandogan.net’te suskun geçen bu dönemde yazmayı tamamen bıraktığımı söyleyemem. Anladım ki insan bazen her yazdığı yazının herkes tarafından görülmesini istemeyebiliyor. Bazen saklanmak, kimse tarafından bilinmemek gibi istekler egonuzun önüne geçebiliyor ve ürettiğiniz tüm güzel şeyleri dünya ile paylaşmaktansa kendinize saklıyorsunuz.

İşte böyle bir ruh halindeyken bir dönem aklıma gelen her şeyi saman kağıtlarına yazıp sonra da onları yakmayı düşündüm. Sonra kendime engel oldum. Kendi kendime bir hayal kurdum. Keşke tüm yazdıklarımı uzay boşluğuna bırakabilseydim, ne yazık ki bunu yapmak henüz mümkün değil. Ben de uzay yerine interneti tercih ettim. Ne de olsa internet de tıpkı uzay gibi sonsuz bir boşluk, çöplük ve karanlıktan ibaretti.

Yazdım. Satırlarca. Sayfalarca. Geceler boyu yazdım. Kimi zaman ara verdim uzun bir süre, sonra tekrar yazdım. Ama kimse bilmedi. Kimse öğrenmedi. Yazdıklarımı bir iki kişi dışında hiç kimse okumadı. Ve ben tüm bunlardan dolayı hiç pişmanlık duymuyorum. Gizli saklı yazdığım tüm yazılar benimle ilgili en derinde kalmış duyguları, kıskançlıkları, hırsları olanca şeffaflığıyla içinde barındırıyordu ve şimdi her biri internetin ayrı bir köşesinde dolaşmak üzere boşluğa bırakıldı. Kim bilir onları kimler okuyacak… Bu umrumda değil.

Düzenli olarak yazdığım yazılardan sonra hayatımda gerçekleşen en büyük değişiklik okulumdu. Hazırlık sınıfı bitmiş ve Mülkiye yılları başlamıştı artık. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bana neler katacağını merak ederek ve çoğu zaman uğradığım değişimlere hayret ederek okula gitmeye devam ediyorum. Çok güzel insanlar tanıyorum. Çok güzel kitaplarla karşılaşıyor, değişik filmler seyrediyorum.

Hayat görüşümün bir hayli değiştiğini söyleyebilirim; ama bu sizin için hiçbir şey ifade etmez. Bunu anlayabilmeniz için, önümüzdeki süreçte yazdıklarımı okumanız ve bazı çıkarımlar yapmanız gerekir. Tüm bunları bi insan neden yapsın ki? Herkes öyle ya da böyle değişir ve herkesin ilgilenmesi gereken, başta kendi hayatıdır.

Buraya kadar okuduysanız bile sizlere teşekkür etmeliyim. Tekrar geri dönmüş olmayı umuyorum, tekrar eskisi gibi gerekli gereksiz yazılar yazmayı umuyorum. Ve umuyorum ki sizler de bir yerlere bir şeyler karalıyorsunuzdur…