Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Alex’e Açık Mektup

Sevgili Alex,

Sana biraz kırgınım. Çünkü benim çok sevdiğim Beşiktaşlı arkadaşlarım var ve bugün Beşiktaş karşısındaki hareketlerin hiç de centilmenliğe yakışmıyordu. 3 gol ne demek Alex? Bir yerde durmayı bilmek gerekmiyor mu? Çok ayıp.

Diyelim kendini tutamadın attın 3 tane. Olur, kaptansın, büyüksün, bunu tolere edebilirim. Peki bir golü de beşiktaşlıya attırmak ne demek? Ne yani? “Bu sahadaki bütün goller bana aittir” mesajı mı vermeye çalışıyordun? Bak Ekrem Dağ bozdu işte yapmaya çalıştığın şeyi.

Hadi onu da geçtim, o son dakikalardaki hareketler nelerdi? Takım olarak atağa kalkmışız, Beşiktaş zaten 9 kişi, defansta az kişi ile de yakalıyoruz, soldan Dia sağdan Mehmet Topuz bomboş pozisyondalar, sen tam kalenin önünde topu geriye atıyorsun. Resmen dalga geçiyorsun gariban Beşiktaş taraftarı ile.

İnsan azıcık düşünür kaptanım, bu adamlar daha geçen gün 4 yediler Dinamo Kiev’den. Bi 4 de biz atarsak ayıp olmaz mı? Bizim ülkemizin takımı bu nihayetinde…

Lütfen bundan sonra biraz daha usturuplu yenelim. Ne bileyim, zorlanmış gibi yapalım, çok fark açmayalım, arada onlar da topa dokunsun falan… Bunlar hep nezaket kurallarıdır, lütfen biraz uyalım sevgili kaptan.

O güzel kelinden öperken, başarılarının devamını dilerim.

Oğuzhan.

(asjdahjdasgdjkashgdjkasd)

Başarılı Bir Gecenin Ardından

Kadın milleti ile ilgili ilginç noktalara değindiğim çok olmuştur. Onlar zaten ayrı bir gezegenin ürünü, bi kenarda dursun daha sonra konuşuruz. Bu yazının konusu, aslında biz erkeklerin de çok düz ve sıradan olmadığıyla ilgili. Bizim de bazı garipsenebilecek özelliklerimiz yok değil. Tabi işin içine bir yerde mutlaka kadınlar da dahil oluyor…

Hoş bir kadınla randevunuz var. Buluşuyorsunuz. Hatun başınızı döndürecek kadar güzel. Üstelik size karşı son derece davetkar ve konuşmaların arasına ince ince detaylar saklıyor. Onu keşfetmenizi, çözmenizi ve belki de “aşka inandırmanızı” bekliyor. Siz de elbette erkek neslinin korkusuz bir temsilcisi olarak üstünüze düşeni yapıyor ve hedefe doğru adım adım (kimi zaman da koşarak) ilerliyorsunuz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde sokaklardaki eğlence yerini evin yolunu tutmuş çiftlere bırakıyor ve bilin bakalım, siz de yanınızdaki o baş döndürücü hatunla evin yolunu tutan çiftlerden biri oluyorsunuz. İki şık kadeh ve kaliteli bir şarap ya da viski… Ya da önceden hazırlanmış puf koltuklar, patlamış mısır ve ev sinema sistemi eşliğinde birlikte seçilen bir romantik-komedi filmi. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır diyorum ve bu konuda size gerekli özgürlüğü tanıyorum. Nihayetinde hangi yolu seçmiş olursanız olun, doğru yerde doğru hamleleri yaparak hedefinize adım adım yaklaşacaksınız…

Ya da gecenin ilerleyen saatlerinde asıl hedefinizin ne olduğunu unutup ayağınıza kadar gelen şansı belki de bir daha yakalayamamak üzere tekmeleyeceksiniz, karar sizin.

İçkiniz bittikten sonra ya da seçtiğiniz romantik-komedi duygularınızı alt üst edip sizi koltukta mayışmış halde bıraktıktan sonra muhtemelen ikniz de kıvama gelmiş ve gecenin kalanına hazır vaziyette olacaksınız. Hikayenin burasında araya girmem gerekiyor. Tavsiye isteyen arkadaşlarım olacaktır; ama ne yazık ki buradan sonrası tamamen erkek adamın yaratıcılığına ve karşınızdaki kadının “etkilenme tipi”ne göre değişecektir. “Etkilenme Tipi” konusunun kafanızı karıştırdığının farkındayım; ama ona daha sonra başka yazılarda değineceğiz. Ben şimdi doğrudan hikayenin sonuna, sabahın ilk ışıklarına atlıyorum.

  • Dün gece her şeyin “olması gerektiği gibi” gerçekleştiğini varsayalım. Sabah kalkıp işe gitmek için hazırlanırken, yatağınızda geceyi sizinle geçirmiş olmaktan dolayı mutlu ve makyajı olmadan da güzel görünebilen bir kadın bırakmışsanız, günün geri kalanı tahmin edemeyeceğiniz kadar eğlenceli geçecektir.
  • Muhtemelen evden çıktığınızda sokakta ilginç bir müzik duyacaksınız. Şu müzikallerde çalan, hareketli, coşku verici ve tüm şehrin işi gücü yokmuş gibi katılım gösterdiği müziklerden biridir bu.
  • Yüzünüzde aptal bir gülümseme olacak. Çok fazla abartmadığınız sürece insanlara gülümsemenizde bir sakınca yok.
  • Sokakta yanınızdan geçen, pencereden bakan, durakta bekleyen herkes size selam veriyormuş, size gülümsüyormuş gibi hissedeceksiniz. Ciddiye almazsanız iyi olur; ama selam verdiğiniz insanların bir anda size yabancıymış gibi bakmaları aslında sizin gerçekten yabancı olduğunuz ve onların kesinlikle size gülümsemediği anlamına gelecektir. Panik yapmayın.
  • Büfeci de sizi tanımıyor ve dün geceki performansınızdan dolayı sizi tebrik edeceğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
  • Omuzlarınız daha mı geniş? Boyunuz biraz daha uzamış olabilir mi? Elbette… Elbette dün geceden ve yatağınızda bıraktığınız o mükemmel kadından sonra her şey biraz daha olumlu görünebilir.
  • Aynaya baktığınızda Brad Pitt, Robert De Niro, Al Pacino ya da Josh Holloway ile karşılaşmanız pek mümkün. Hiçbir sakıncası yok. Kendinize olan güveninizi iyice pekiştirmişsiniz demektir. Mükemmel olmamanız için bir sebep yok, devam edin.
  • Hiç yoktan duyduğunuz o müzik ve içinizdeki coşkunun etkisiyle dans ediyor olabilirsiniz; ama insanların yanınızda yürürken bir yandan da sizin adımlarınıza ayak uydurup ortaya muhteşem bir dans koreografisi çıkarmalarını beklemeyin.
  • Kuşların gökyüzünde sizin ve kadınınızın adlarını oluşturan şekiller çizmesi ihtimali de pek yüksek değil; ama bunlar moralinizi bozmasın, gördüğünüz tüm bu şeyler şizofreni ile alakalı değil, sadece mutlusunuz ve hayata bakış açınız bir sonraki başarısız ilişkinize kadar devam edecek. ;)

Tüm bunları seyretmeye ne dersiniz? Hadi buyrun…

Hoşçakal Cesur Adam

“Canımı sıkan ölüm değil. Zira bir son addetmiyorum ölümü. Hem inanıyorum ki, herkesin ölümü kendi rengindedir.”

Aşk / Elif Şafak

En çok neden utanıyorum biliyor musunuz? Bir gün bu yazıyı yazacağımı içten içe hissettiğim için… Davut Abinin sitesine her girişimde bir yandan tamamen iyileştiğini haber veren bir yazıyı okumanın heyecanı; ama diğer yandan kendime dahi itiraf edemediğim aşağılık bir soru olurdu içimde: “Acaba kansere yenildi mi?”

Şimdi şimdi anlıyorum ki bu aşağılık sorunun cevabını öğrenmek için Davut Abinin aramızdan ayrılmasına hiç de lüzum yoktu.
Çünkü ölüm, bir yenilgi değildir.

Davut Abi nispeten “kısa” ömrüne sığdırdıklarıyla yenilmediğini gösterdi aslında. Defalarca yeniden başlayan kanserle her defasında daha da güçlü mücadele etti, her defasında daha da fazla tadını çıkardı bu hayatın. Belki bizim gibi ona fiziksel olarak çok yakın olamayanların göremediği acılar çekiyordu; ama bir yandan da hayatın tüm güzelliklerini topluyor ve içten içe farkında olduğu halde yürüdüğü bu ölüm yolunu çiçeklerle süslüyordu…

Şimdi onun ölüme giden yolda yazdıklarıyla beslenmiş birçok insan bıraktı ardında. Ve onu tanıyan, tanımayan birçok takipçisi eminim Davut Abiye minnettardır…

Bana kazandırdığın her şey için teşekkürler cesur adam! Ölüme teslim olmadığın için, hayatının son anına kadar insanlara faydalı olduğun için sen gerçek bir savaşçısın ve inan bana ben seni hiç ama hiç unutmayacağım…

Dünya yeniden dönüyor

Hayatı benim önümden yaşayanlar vardı. Tam benim adım attığım yerlere daha önce botlarıyla basmış, iz bırakmış birileri. Üstelik onlara aşıktım!

Her tarafta sis. Göz gözü görmüyor, göz yolu görmüyor.

Her tarafta pus. Göz bir sonraki adımı, göz kendi önünde süzülen kadını görmüyor.

Dünya döndükçe sallanıyorduk birlikte; ama kabul etmiyorduk aynı vagonda olduğumuzu; çünkü benim önümden yürüyenler vardı. Ben geriden takip ediyordum.

Botlarım, onların botlarının girdiği yerlere giriyordu. Ama o çukurlar bana küçük geliyordu. Farklıydık.

O küçük kadın ve ben, farklıydık.

Biliyor musun Marilyn, dedim usulca. Hayatım boyunca farklarımla övündüm. Gel gör ki, birinden bu kadar farklı olduğumu bilmenin canımı bu kadar yakacağını hiç tahmin etmemiştim!

Beni öptü. Bir an içn her şeyin geçeceğini, hayatımın o anının keskin bir ayrım olduğunu düşündüm; ama yanılmıştım. Dünya hala dönüyordu ve biz hala sallanıyorduk.

Şimdi… Ben… Yeniden sorguluyorum…

Önce bunu izleyin.

Üzümünü yiyip bağını sormamak kolaydır. Hayatın (olmayan) adaleti ile ilgili çok fazla soru sormadım kendime. Hem çok az soru sordum hem de çok daha az cevap verdim “Neden böyle?” serzenişlerine.

İnsanoğlu böyle işte, kendi başına gelmediği sürece başkalarının sorunlarına eğilmek gereğinden uzak yaşıyoruz, büyük bir çoğunluğumuz.

Acaba dedim, bir tinerci olsaydım… Evsiz olsaydım… Kimsesiz olsaydım ve daha on yedisinde, elli koca yılı devirmiş yaşlı bir ruha sahip olsaydım… Bunun için kime, neyin hesabını sorardım ki? Kimi suçlardım?

Bu cevaptan korkmuyorum: eğer sokaklarda kimsesiz, evsiz ve kafası güzel gezen o çocuklardan biri ben olsaydım, şu an benim yerimde oturan bu adamı suçlardım!

Ve haykırırdım: “Daha çok çalış ve beni kurtar ULAN!”

Şimdi.. Ben.. Yeniden sorguluyorum..

Konyaspor:1 – 4: Fenerbahçem

Böyle bir yazı ile bloga devam edebilmek çok hoş. Muhtemelen bu yazıyı yazarken ne kadar keyif almış olabileceğimi tahmin etmişsinizdir; zafer kahvemi içerken, ciddi rakiplerin puan kaybettiği bir haftada sezonun en iyi oyununu (evet) ve 4 güzel golü izlemek hangi taraftarı mutlu etmez ki?

Bu sene kötü başlayan bir oyun vardı Fenerbahçe’de. Ve değişimin sinyalleri. Ne yalan söyleyeyim, takım kötü oyun ortaya koyduğu zaman benim de maç analizi falan yazasım gelmiyor. Nihayetinde futbol gözlemcisi falan değilim, bir hayli TARAFLI bir izleyiciyim ben. Böylesine güzel bir futbol şöleninden sonra sayfa sayfa döşerim mesela; ama rakip takım taraftarları da var okurlar arasında, onları üzmek istemiyorum. :)

Lafı fazla uzatmadan maça geçelim. Fenerbahçemiz bugün Konyaspor deplasmanındaydı ve Galatasaray, Beşiktaş, Bursaspor gibi zirveye ortak olan takımların (evet Galatasaray için de geçerli, nihayetinde büyük takımdır) puan kaybettiği bir haftada bu maç normalden kat kat daha önemli hale gelmişti.

Bana sorarsanız son birkaç haftada oynanan güzel oyun ve Niang’a karşı beslediğim güven sebebiyle iyi bir oyun bekliyordum. Niang hafif sakat olduğu ve önümüzdeki maçı düşündüğü için benim beklentilerime cevap vermekten uzak bir oyun sergilese de her zamanki gibi kendinden emindi ve “ben buradayım” diyordu. Statta olsam ellerim kızarana kadar alkışlardım.

Kanatlarımız… Fenerbahçemizi uçuran kanatlarımız! Stoch ve Dia ölümcül bir ikili idi bu maçta. İkisi de yorulmak bilmediler. Hele Semih’in golünde Dia’nın attığı deparı görmezden gelmek büyük aptallık olurdu. Aykut Hoca’nın sistemine tam olarak uyan bu iki futbolcu belki de senenin en güzel iki transferidir, kim bilir? Bu sene yaptığımız transferler epey keyif veren bir oyun izletiyorlar bize ve tabi değişen mantalite…

Mehmet Topuz ve Emre Belözoğlu! Ne denebilir ki? İkisi de üstüne düşeni hakkıyla yerine getirdi ve oyunu resmen bu iki muhteşem adam kontrol etti. Eleştirecek adam bulamıyorum takımda dikkat edin. Böyle iyimser bir yazı yazmayalı çok uzun zaman olmadı mı? :)

Defansta ise…

Gökhan Gönül ile ilgili bir şey söylememe gerek var mı acaba? İstikrarın, başarının, güvenin ve kalitenin değişmez ismidir o. O yüzden Gökhan’la ilgili ekstra bir şey söylemeyeceğim, sadece diyeceğim ki: her zamanki gibiydi…

Lugano’nun yanına Bilica’yı hiçbirimiz yakıştıramadık. Bilica bize hiçbir zaman güven vermedi ve saha içindeki gereksiz tavırları yüzünden takımı da antipatikleştiriyordu kendini de. Yobo transferinin ne kadar yerinde olduğunu Yobo oynamaya başlayınca gördük.

Yobo hızlı. Yobo çevik. Yobo kendine güveniyor. Yobo arkadaşlarına güven veriyor. Yobo zamanlamayı çok iyi ayarlıyor ve girdiği ikili mücadelelerin neredeyse hepsinden galip çıkıyor.

Caner bugün kendisinden beklenmeyecek kadar iyi bir performans ortaya koydu ve maçın sonlarına doğru aynı tempoyla devam edebilmesi göz doldurucuydu. Bu oyununu devam ettirdiği taktirde Galatasaray’da iken kendisine karşı oluşan önyargıları silebilecektir.

Volkan maçın başında yine kolayca tutabileceği topları salto atarak tutmayı tercih etti. Adamın artistik bir yönü var, içindeki sanatçı ruhunu bir türlü durduramıyor, ne yapalım, O’nu da öyle kabullendik. Bu maçta da yine muhteşem kurtarışlara imza attı, tebrik ve takdir ediyor, başarılarının devamını can-ı gönülden diliyorum efem.

Bu ne iyimserlik…
…dediğinizi duyar gibiyim.

Öyleyse en nihayetinde bu maçı Konyaspor’a karşı oynadığımızı hatırlayalım ve gerçekten mükemmel olduğumuzu kanıtlamak istiyorsak ya büyük takımlara karşı da böyle oynayacağız -ki ligde bizden büyük takım olmadığı için bu seçenek otomatik olarak gözardı edilmeli— ya da bu kaliteli oyunu istikrarlı şekilde devam ettirip her zamanki yerimize, zirveye konacağız.

Öte yandan Özer’in ayak tarak kemiğinde kırık/çatlak olması ve bu sakatlığın eski sakatlandığı yerden olması çok can sıkıcı, zannediyorum ki ilk yarıyı kapatacak, onun adına çok üzgünüm.

Aykut Hoca ise sanırım yavaş yavaş istediği takımı oluşturmaya başladı. Bugün tam da onun istediği gibi süratli, teknik ve kaliteli bir takım seyrettik; umarım her şey böyle güzel devam eder.

Tekrar görüşene kadar kendinize iyi bakın, yorumlarınızı eksik etmeyin.

İplerin Ucunu Gevşetiyorum

Bundan yirmi beş gün önce yazdığım son blog yazısında aynen şunları söylemişim:

“oguzhandogan.net’e yeniden yazmaya başladım ve daha önce hiç olmadığı kadar uzun süredir aralıksız yazıyorum. Umarım bu belli bir tempodur ve artık bu tempoyu çok da düşürmeden yazmaya devam ederim. Artan istatistiklerle ilgili bir yazıyı yakında sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Bu istatistiklerin sebebi siz okurlarsınız ve bununla gurur duyabilirsiniz.”

Aradan yirmi beş gün geçmiş ve ben tek bir harf yazmamış durumdayım, birkaç yorum dışında. Ne yazık ki hayattaki planlar her zaman istendiği gibi tıkırında yürümüyor. Hele benim yaptığım planlar, hiçbir zaman tam olarak benim istediğim sırada ve zamanda gerçekleşmiyor.

Üzerinde biraz düşündükten sonra bu “planlayamama” durumunun aslında beni çok da rahatsız etmediğini farkediyorum. Benim için planlanan eylemlerden çok, kendi kendine gelişen, zamansız olan ve aniden kendimi kaptırdığım her şey daha faydalı.

Sırf can sıkıntısından okumaya başladığım bir kitabı, aylardır okumak isteyerek başladığım bir kitaptan daha çok sevme ihtimalim neredeyse yüzde yüz.

Defalarca fizibilitesini yaptığım, kafamda çizdiğim, kağıtlarda örneklerini çıkardığım bir web sitesinin prototipini elime alıyorum ve diyorum ki: “işte bu prototipe uygun bir web sitesi geliştireceğim.”

Bugüne kadar bu cümle ile başladığım projelerin hiçbirini bitirmedim.

Öte yandan gecenin bir yarısı aklıma gelmiş ve uygulamaya koyduğum birçok proje kısa süreli ya da uzun süreli olarak değişik başarılara ulaştı.

Tüm bu düşünceler beni “ipleri biraz daha gevşetmek” kararına götürdü. Yine kendiliğinden gelişen bu karar sonucunda planladığım birçok şeyden vazgeçtim; ama öte yandan daha önce planladığım tüm o “şeylerin” gerçekleşme ihtimalinin artık çok daha yüksek olduğunu biliyorum…

Dolayısıyla bundan sonra hangi günler ne tür yazılar yazacağımı da bilmiyorum. O yüzden oguzhandogan.net’in geleceği ile ilgili hiçbir fikrim yok.

Emin olduğum bir şey var, yazmayı elim kalem tuttuğu sürece bırakmayacağım. Yazdıklarımı yayınlamak konusunda ise her zaman aynı istikrarı göstermeyeceğimi biliyorum.

Burada yazmak istemediklerim var, tüm bunları kimliksiz olarak yine internet üzerine dökebilirim ya da bir tomar saman kağıdına yazıp bu kağıtları da bir yerde ateşe verebilirim.

Dedim ya, artık bilmiyorum! Bilmemek güzel, hepinize tavsiye ederim…

Bir sonraki yazıya kadar, hoşçakalın. :)