Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

2010 Tatili ve Yeniden Ankara

Ankara’dan gideli uzun zaman oldu. İki aydır başka başka yerlerdeydim ve Türkiye sınırları içinde Ankara’dan mümkün olduğunca uzak mevkilerde gönül eğlendirme peşindeydim. Bunun sebebi Ankara’da geçirdiğim son üç ayın bir hayli karışık ve duygusal çalkantılarla dolu olması olabilir, hatta kesin odur. Beyin nasıl fazla çalışmayla yoruluyorsa, ruhun da fazla üzerine gitmemek gerekiyor, bunu öğrendim. Buralardan gittiğim günleri şöyle bir düşünüyorum da, gelene kadar epey yol katetmişim, özüme dönmüşüm neredeyse…

Yukarıda bahsettiğim duygusal çalkantılar bazı kesimlerde merak uyandırabilir ve ben de bazen çok çok daha açık konuşmak istiyorum aslında. Hatta bazen internette sanal bir kimlik oluşturup içimden geçen her şeyi açık açık oraya yazayım istiyorum; ama sonra vazgeçiyorum. oguzhandogan.net’te olabildiğince açığım zaten ve sanırım dökmek istediğim diğer şeyleri kimsenin görmesine gerek yok. Sadece kendim okuyabileceğim bir dizin oluşturup oraya da yazabilirim belki… Neyse.

Ankara’dan ayrıldığım günlerde kafam tek bir mesele ile allak bullak olmuştu. Ne düşüneceğimi bilemez, nasıl davranacağıma karar veremez haldeydim. Kelimeler anlamlarını kaybetmeye başlamış ve ben bu anlamsızlık içinde boğulmanın eşiğine gelmiştim. Çareyi bir süre Ankara’dan uzaklaşmakta buldum. Başlarda pek işe yaramamış gibi görünse de uzaklaşmak iyi gelmişti. Hala çok açık konuşmadığımın farkındayım ama bu mesele en fazla şu kadar açılabilir: Az daha iki kişilik bir savaşın tek mağlubu oluyordum. Az daha teslim oluyordum. Şimdilerde ise o zamanki kayıplardan eser yok… Artık tecrübeli bir kumandan olarak ordularımın başındayım ve yeni savaşlara hazırım. :)

Denizli’den Ankara’ya gelirken 3-4 saat direksiyon sallamak zorunda kaldım. Aslında Ankara’dan giderken fazla yorulmamıştım; ama dönüş yolu -belki de biraz kalabalık olduğundan- yorucu geçti. Polarize bir güneş gözlüğünün uzun yolda ne kadar işe yaradığını öğrenmiş oldum bu arada. Siz siz olun, güneş gözlüğünüz olmadan uzun yola çıkmayın. İki gözü de bırakırsınız yolda valla. Ben çok faydasını gördüm.

Bu iki ayın en güzel yanı Samsung N150 netbook idi. Sanırım bir dahaki yaza kadar onu fazla kullanmayacağım; ama bugüne kadar görevini başarıyla yerine getirdiği için ona teşekkür etmem gerekiyor. Artık görevi evdeki masaüstü canavarım devraldı ve onu gerçekten çook özlemişim…

Okul açılana kadar 13 günüm var. Bu 13 günü iyi bir şekilde planlayıp hem arkadaşlara vakit ayırmam hem de internetle ilgili işlerimi halletmem gerekiyor. Çoğunluğu boşa geçen iki aylık bir tatilin ardından vakit kaybetmeye tahammülüm kalmadı. Artık üretkenlik vaktidir. Ama bu tatilin de üretken bir tarafı vardı aslında. oguzhandogan.net’e yeniden yazmaya başladım ve daha önce hiç olmadığı kadar uzun süredir aralıksız yazıyorum. Umarım bu belli bir tempodur ve artık bu tempoyu çok da düşürmeden yazmaya devam ederim. Artan istatistiklerle ilgili bir yazıyı yakında sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Bu istatistiklerin sebebi siz okularsınız ve bununla gurur duyabilirsiniz. :)

Ubuntu’da Çok Kullandığım Yazılımlar

Bir netbook için kesinlikle en uygun işletim sistemi Ubuntu Netbook Remix‘dir. Kullanmaya başlayalı iki ayı geçkin bir süre oldu ve en ufak bir yavaşlama söz konusu değil. Üstelik tam da benim gibi sadelik arayanlar için tasarlanmış bir işletim sistemi bu. İhtiyacınız olmayan programların ve gereksiz eklentilerin tamamen temizlendiği, ekran ayarlarının netbook ekranları gibi küçük boyutlara göre yeniden düzenlendiği bu işletim sisteminde en çok kullandığım yazılımların neler olduğundan biraz bahsedeyim istiyorum.

Ubuntu üzerinde tarayıcı olarak halihazırda yüklenmiş bi şekilde gelen Firefox‘u kullanıyorum. Tabi Firefox kullanıyorsanız canavar gibi eklentilerin de tadına bakmanız gerekir. O başka bir yazının konusu. Firefox ve eklentileri ile Ubuntu’da gayet performanslı vakit geçirdiğimi söyleyebilirim.

FTP istemcisi olarak Windows üzerinde de kullanmakta olduğum ve son derece memnun kaldığım FileZilla, Ubuntu’da da beni yalnız bırakmadı. Yıllardır kullanıyorum, artık birbirimize çok alıştık ve çok ciddi bir problemle karşılaşmazsam değiştireceğimi sanmıyorum. Zaten kullandığı yazılımları kolay kolay değiştiren bir insan değilimdir.

Müzik dinlemek için genelde Aimp kullanıyorum ama Ubuntu üzerine Aimp yüklemeyi hiç denemedim, bilmiyorum zaten Linux sürümü var mı yok mu. Masaüstü bilgisayarımdan uzakta kaldığım dönemlerde müzik dinleme ihtiyacımı internetten gideriyorum. Fizy, Grooveshark, FFtunes gibi canavar hizmetler bana fazlasıyla yetiyor. Ama evden çıkmadan ne olur ne olmaz diye flash diske müziklerimi yüklemiştim. O müziklerden dinlemek istediğim zamanlar da oluyor çünkü her yerde internet yok takdir edersiniz ki. :) Böyle zamanlarda da Ubuntu’nun varsayılan medya oynatıcısı Rhytmbox müzikçaları kullanıyorum.

Film izlemek için de yine Ubuntu ile birlikte varsayılan olarak gelen film oynatıcı yazılımını seve seve kullanıyorum. Zaten doğrusunu isterseniz netbook üzerinden film izleme fikri pek de çekici gelmiyor. Film dediğini 22″ ekranda, ses sistemiyle ve HD görüntü kalitesiyle izleyeceksin arkadaş. Yayıla yayıla geçeceksin karşısına, ehem, neyse, bunu da daha sonra ballandıra ballandıra anlatırım.

Son olarak pek ihtiyacım olmadı ama fotoğraf koleksiyonlarını düzenlemek için Picasa‘nın yeterli ve kullanışlı olduğunu söyleyebilirim.

Bu yazılımlar netbook üzerinde kullandığım ve Firefox dışında pek de sık kullanmadığım yazılımlar. Bu yazının bir de Windows sürümünü hazırlamak istiyorum ki asıl kullandığım bilgisayar evdeki masaüstü bilgisayar olduğu için kullandığım programlar, eklentiler, uygulamalar ve bilimum yazılımı ayrıntılı olarak siz takipçilerime anlatabilirim. Öte yandan bu yazıyla beraber kullandığım internet servislerinden de kendimce bahsetmenin vakti geldi galiba, oh oh, bi sürü yazı konusu çıktı bana. Takip edin çok güzel servisler öğrenebilirsiniz benden. Hem belki yorumlarınızla siz de bana bir şeyler kazandırırsınız? Neden olmasın?

Notaların Huzurunda #2

Notaların Huzurunda #1 yazısı ile başladığım müzik paylaşımlarına serinin ikinci yazısı ile devam ediyorum. Bu arada şunu da belirteyim ki paylaşacağım her içerik güncel olmak zorunda değil. Zaman zaman geçmişe dönüyorum, hatta sık sık dönüyorum ve eskilerden beğendiğim parçaları dinlemeye başlıyorum. Bazen bana çok tanıdık gelen bir melodiyi sırf adını bilmediğim için senelerdir tekrar dinlememiş olduğumu farkediyor ve küçük araştırmalarla bulabiliyorum. Her neyse, bakın şu aralar listemde neler var…

Geçen yazıda, paylaştığım müziklerin Fizy‘deki dinleme bağlantılarını vermiştim. Ama bu sefer paylaşacaklarımın klipleri de çok güzel. (Geçen seferkiler de güzeldi de unuttum ben klip paylaşmayı, kabul.) O yüzden klipleri paylaşmaya karar verdim. Youtube‘da bütün klipler varken hepsini Dailymotion‘dan eklemek zorunda kaldım; çünkü aramızda hala bazı kendini bilmezler Youtube’a erişemiyor. Çok kızıyorum onlara çok! O kadar yazıp çiziyoruz, hayır madem anlamadın gel sor kardeşim, adam yemiyoruz ya? Bak sırf herkes izleyebilsin de içimizde şüphe kalmasın diye favori video sitemizi kullanamıyoruz sizin gibiler yüzünden. Neyse konuya döneyim. İşte efenim bu seferki sıralamamız.

1. Cevapsız Sorular – Manga

Listenin ilk sırasında Manga’nın bulunması, kendilerine duyduğum saygının bir göstergesidir. Yurtdışına açılan müzik kapımız olarak gördüğüm Manga, farklı olduğu için birçok parçasıyla benden tam puan almayı başardı. Alın size klip:

2. Arnavut Kaldırımı – Demet Sağıroğlu

“Arnavut Kaldırımı” 1994 yılı doğmuş bir şarkı. Geçenlerde Facebook’ta sözlerinin bir bölümünü paylaştığımda Cem sözleri Hamlet’in repliklerine benzetti. Sonra ben de biraz düşündüm üzerinde, hakikaten Hamlet’e ne yakışırdı şurası: “Öpsem bebek gözlerinden, çok ağlatırlar. Sarsam seni, kollarımdan bir gün alırlar. Sevsem seni doyasıya, yıpratırlar. Bir sürü kuru gürültü parçalar sevgimizi, ey kader! Böyle mi olmalı, solmalı sevgililer?”



3. Stan – Eminem (ft. Dido)

Stan şarkısı ilk yayınlandığında ben de dahil olmak üzere birçok kişiyi etkisi altına almıştı. Duygusal yoğunluğun bir rap şarkıda bu kadar hissedilmesi olacak iş değildi bana göre; ama Eminem bunu başarıyor. Ses tonuyla, klipleriyle, tarzıyla… Stan, benim için en özel şarkılardan biri olarak kalacak ve elbette bunda Dido’nun katkısı çok çok büyük. Sesine kurban.


4. Not Afraid – Eminem

Eminem’in son yıllarda düşüşte olduğunu düşünen ben, bu şarkılarla karşılaştıkça şaşkınlığa uğruyorum. Adam ölmemiş arkadaş, hala yazıyor, hala söylüyor ve hala keşfediyor. Ben de keyifle dinliyorum. Küçük bir çocukken sadece rap dinleyen ben şimdilerde sadece Eminem’e katlanabiliyorum… Belki de sözlerin hepsini yakalayamadığım içindir, ne dersiniz? :)


5. What a Wonderful World – Luis Armstrong

Aah ah, olumlu düşünmek bu kadar mümkün mü? Luis amca için mümkün olsa gerek. Mutsuz olduğunuz zamanlarda böyle şarkılar dinlemek sizi mutlu yapmaz; aksine siz mutsuzken başkalarının böyle mutluluk şarkıları söylemesi size antipatik gelir. Eğer mutlu iseniz bu tür şarkılar dinlemek mutluluğunuzu kat kat arttıracak ve sizi katlanılması güç bir Pollyanna’ya dönüştürecektir. ;)


Aslında var daha bir şeyler ama bir yazıda en fazla beş tane paylaşmayı uygun görüyorum. Hem fazla uzamasın hem de diğer yazılara da paylaşacak bir şeyler kalsın diye. Tabi siz sevgili takipçileri henüz yorum yazmaya alıştıramadığım için (evet, serzeniş var size) ne tür şarkılar beklediğinizi de bilemiyorum; ama bunlar zaten benim şarkı listemden oldukları için bunun pek bir önemi yok sanırım. :)

Sevgiler, severim sizi.

Youtube’a Kesin Giriş (Ubuntu ve Windows için)

Son birkaç ayda Youtube’a giden yollara set çekme konusunda sıkı çalışmalar var. Sansürün anasını ağlatıyorlar. Eskiden Youtube’a girmek için ufak tefek DNS değişiklikleri işimizi görüyordu; ama artık ne yazık ki ek önlemler de almamız gerekiyor. Youtube’a sorunsuz olarak bağlanabilmek için birçok değişik yöntem var fakat hangisinin ömrü daha uzun ve hangisi daha akıllıca bir çözüm, bunu bulmak bizim gibi internet düşkünlerinin işi. Bulduğumuz bilgileri paylaşmak da elbette asli görevimiz. (tamam, bu kişisel bir yorum olabilir.)

Tatile çıkarken yanıma aldığım netbook üzerine Ubuntu işletim sistemi yükledim ve haliyle Youtube’a erişim için yeniden bir ayar çekmem gerekti. Bu vesileyle ufak bir araştırma yapıp Youtube’a erişim yollarını gözden geçirdim. Bana en sağlıklı gelen yöntemi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Daha önce de Youtube’a sorunsuz bağlanmakla ilgili bir-iki yazı yazmıştım; ama tarih sırasına göre bunun daha güncel olduğunu belirtmekte fayda var.

Ubuntu üzerinden Youtube’a bağlanmak ve Windows üzerinden Youtube’a bağlanmak olarak iki farklı paragraf halinde meseleyi açalım:

Windows Üzerinden Youtube’a Girmek: Bu kısmı Bahadır Tezer şu yazısında açık açık anlatmış. Tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Ubuntu Üzerinden Youtube’a Girmek: Benim üstünde duracağım kısım budur. Üstünde duracağım derken hemen öyle ciddi ve zahmetli bir işmiş gibi algılamayın. Windows üzerinde olduğu kadar basit bir işlem. Hatta aynı işlem. Adım adım yapalım.

Hosts dosyasını düzenlememiz gerekiyor. Terminale şu komutu girelim:

sudo gedit /etc/hosts

Sudo size sistem şifrenizi soracaktır. Şifrenizi girip enter tuşuna basın. (Şifrenizi girerken ekranda yıldızlar ya da karakterler görmeyeceksiniz, siz yazmaya devam edin. Bu terminal beni tınlamıyor diye triplere girmeyin.)

Şimdi sıra DNS eklemeye geldi. Kullanacağımız DNS adresleri Google’a aittir. Ama siz isterseniz daha farklı DNS adresleri (opendns gibi) kullanabilirsiniz. Bana soracak olursanız, Windows üzerinde de Ubuntu üzerinde de Google DNS kullanıyorum.

Uygula butonuna tıklayarak bu işi sonlandırmanın vakti gelmiştir. Firefox’u da yeniden başlatın sıkıntı olmasın. Ne de olsa garantici insanlarız.

Görmek İstediğimiz Fenerbahçe

Fenerbahçe taraftarı çok ilginç bir taraftardır. Sonuçtan çok sürece yönelik yorumlar yapar. Takımını aldığı sonuçlara göre değil geçirdiği evrelere göre değerlendirir. Kısacası takımın ne yaptığıyla değil nasıl yaptığıyla daha çok ilgilenir.

Etrafınızda Fenerbahçe taraftarları mutlaka vardır ve eğer sıkı taraftarlarsa onlardan mutlaka şunu duymuşsunuzdur: “Siz o forma için savaşın, biz ölürüz.”

Ya da belki şu pankartımızla da karşılaşmışsınızdır: “Bu formanın hakkını verenler asla yalnız kalmaz.”

Kısacası Fenerbahçe taraftarı vefalıdır. Takımı için ter döken futbolcuyu gördüğü vakit korur ve kollar. En basit örneğini Miroslav Stoch’da görebilirsiniz. Takımla oynadığı maç sayısı bir elin parmaklarını geçmemesine rağmen hiç yerinde durmaması, terlemesi, çabalaması ve hırsıyla taraftarın gönlünü kazandı ve inanın bana kaybetmesi hiç de kolay değil artık…

Fenerbahçe ile ilgili hazırladığı muhteşem videolarla tanıdığım Synergieex yeni bir video hazırlamış, ben de sizi bu video ile başbaşa bırakıyorum.

Trabzonspor, Paok ve Fenerbahçe

Tüm Fenerbahçeliler olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Biliyorum ki artık bu cümlelerle başlayan yazıları okumaktan bıktınız. Gönül isterdi ki yazıya çok daha coşkulu başlayalım, kupaya doğru gittiğimizden, favori olduğumuzdan haber verelim; ama şartlar bu şekilde gelişmedi ve bu sene avrupa maceralarımıza çok erken nokta koyup evimize döndük.

Peki Fenerbahçe’de ne oluyor? Neler yaşanıyor? Nasıl bir dönemden geçiyoruz ve bu dönemin getirileri neler, götürüleri neler? Kaybedecek bir şeyimiz kalmadığına göre artık tüm bunları en ince ayrıntısına kadar tartışabiliriz. Bu aşamada sizlerin de yorumlarına ihtiyaç duyuyorum futbolsever okurlarım. Fenerbahçeli olmak zorunda değilsiniz, futbolla ilgileniyorsanız elbette Fenerbahçe ile ilgili de görüşleriniz olacaktır, lütfen belirtmekten çekinmeyin.

Şanssızız. Kötü oyunumuzun tek sebebi elbette bu değil, başarısızlıkların üstünü örtmeye çalışmıyorum; ama şanssızız. Kura çekiminde PAOK’u seçmemiz, yaşanan sakatlıklar, deplasmanda şansımızın bir türlü tutmadığı Trabzonspor ile karşı karşıya gelmek… Bunların hepsi Aykut Kocaman için bir dezavantaj. Çünkü Türk teknik direktörlere sabrımızın ne kadar olduğunu biliyoruz ve Aykut’un bir süre daha dayanabilmek için avantajlı skorlara ihtiyacı vardı.

Oynanan oyuna baktığımızda Trabzonspor maçında istekliydik. Hani yenileceksek böyle yenilelim dedim kendi kendime; çünkü Trabzonspor’u hafife almıyorum ve bu sene kendilerinden çok şey bekliyorum. Deplasman faktörünü de işin içine kattığımızda takımın kötü oynadığını söylemek Fenerbahçe’ye biraz haksızlık etmek olur.

Paok maçlarında ise ne yazık ki istenen oyun ortaya konmadı. Takımın savaşmadığını görmek için aptal olmaya gerek yok. Maçları kazanmak için ne yazık ki sadece yetenek yetmiyor. Eskiden futbol zekası yüksek olan oyuncularımız sayesinde maç boyunca koşmasak da ufak birkaç hareketle kazanabiliyorduk. Özellikle Alex bu konuda ustaydı; ama dünyada değişimin kendisinden başka her şey değişiyor. Futbol da değişti. Artık sadece oyun zekası bir işe yaramıyor. Fiziksel üstünlük, hırs, istek gibi etkenler çok büyük önem kazandı. Kısacası mücadele etmeyen, bir yerlerinden ter akmayan takımlar kaybetmeye mahkum…

Bir üstteki paragrafta bahsettiğim günümüz futbolunu esas aldığımızda artık koşmayan oyuncuların, fiziksel özellikleri yetersiz oyuncuların başarılı olamayacağını söylemek mümkün. Eğer çok büyük bir futbol zekasına sahip ama fiziksel anlamda yetersiz oyuncularınız varsa bunlardan en fazla bir tanesini takım içinde değerlendirip etrafını da çok koşan ve fiziksel olarak üstün oyuncularla donatmanız gerekiyor. Ki bana kalırsa buna da gerek yok. Çünkü hem belirli bir fiziksel kapasiteye hem de oyun zekasına sahip futbolcular, aradığınız zaman bulabileceğiniz kadar yakınınızda.

Lafı nereye getirdiğimi anlamışsınızdır. Fenerbahçe artık bir değişim sürecine girdi ve artık bünyesinde savaşmayan oyunculardan kurtulması gerekiyor. Oturduğu yerden para alan ve isteneni bir türlü veremeyen oyuncularımızla bir bir bağları koparıyoruz. Sanırım sırada Cristian olacak. Alex’i ise bu kategoriye koymak istemiyorum çünkü o Fenerbahçe için çok değerli bir topçu. Elbette artık onun da takımdaki yeri sağlam değil ve kendisi de bunun son sezonu olduğunun farkında. Tabi Alex’i diğer oyuncular gibi değil, kaptanlığına yakışır şekilde uğurlama vaktidir.

Demem o ki son birkaç maça baktığımızda Fenerbahçe’nin değişime bağlı sancılar çektiğini görüyoruz. Gönül isterdi ki tüm bu değişimler olumlu yan etkilerle beraber gerçekleşsin ve karşımıza her gelene 4-5 artıp yollayalım; ama ne yazık ki bu mümkün değil. Hızlı ve yetenekli oyuncular alıyoruz: Niang, Stoch, Dia. Elimizde özverili ve başarılı oyuncularımız var: Gökhan Gönül, Lugano, Emre, Mehmet Topuz. Yeteneklerini henüz yeterince sergileyememiş oyuncularımız var: Özer, Andre Santos.

Kısacası başarılı olmamak için hiçbir sebebimiz yok. Ben hala Aykut Hocaya güvenme taraftarıyım ve gerekirse bu senenin hibe edilmesinde de hiçbir sakınca görmüyorum. Senelerdir yaşanan bütün bu problemlerden dolayı ise doğrudan yönetimi suçlu buluyorum. Onlarla ilgili yazmaya kalksam herhalde sayfalar tutardı. O yüzden hiç girmiyorum.

Sarı-Lacivert günler,
Sevgiler.

Bana ne yaptın?

Ah be güzellik… Sen bana ne yaptın böyle?

Bir izdin dün. Siliktin. Güneşsin bugün.

Sabah kalkıyorum, aynasın.

Kahvaltıda bir bardak çaysın, ince belli.

Kokum olmuşsun çoktan. Odamın her yerinde kokun.

Kravatımın iğnesi misin, anlayamadım, ah, kalbime batıyorsun yine…

Şişeden şişeye giriyorsun güzel kadın. Önce bir duble viskinin içinde. Başka bir gün bakıyorum, bir büyük senle dolup taşmış…

Ay ışığısın akşamları, her yer karanlık olsa da kurtulamıyorum suretinden. Öyle ki artık sual ediyorum şu Tanrının hikmetinden…

Neydi suçum?

Seni bana kim yazdı?

Beni sana kim çözdü?

Ve neydi derdi? Ne benim derdim?

Sus…