Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Oruç ve Kendime Hükmetme Mücadelem

Ramazan ayını çok severim. Çoğunlukla sahte de olsa insanlar arasındaki hoşgörü, birliktelik ve mutluluk tablosunu görmek hoşuma gider. En azından isteyince insanların birbirine tahammül gösterebildiğinin en büyük kanıtı kocaman Ramazan sofralarıdır. İslam dinin bütünleştirici taraflarından biri bu olsa gerek. Dinleri ve ayrıntılarını belki daha sonra konuşuruz; ama şimdi daha özel bir konuyla ilgili düşüncelerimi dökme vakti: oruç tutmak.

Hayatım boyunca en büyük amaçlarımdan biri mantığıma ve duygularıma hükmedebilmek oldu. Kendimle ilgili her şeye ben karar vermek istedim. Hislerim ancak ben istersem özgür kalmalı. Hiç kimse gözlerime bakarak ne düşündüğümü anlayamamalı; ama ben istediğimde bakışlarımla düşüncelerimi dışavurabilmeliyim. Bu amaç doğrultusunda hiç boş durmadım. Hükmetmeye bedenimden başlamam gerekiyordu, ben de öyle yaptım.

Aklıma esen birçok sporu en ince ayrıntısına kadar öğrendim. İnsan vücuduna hükmetmenin en iyi yollarından biri uzakdoğu sporlarıdır; çünkü bu sporların temel amacı vücut üzerinde sonsuz denetime ulaşabilmektir. Bu sebeple değişik değişik uzakdoğu sporlarını yakından tanımaya çalıştım, çalışıyorum. Hala birçok değişik spor dalı ile ilgili araştırmalar yapıyorum, yeri geliyor, uyguluyorum. Sanırım yavaş yavaş vücudum üzerindeki kontrolü ele geçirmeye başladım. Sıra asıl amacıma geldi; çünkü vücudu kontrol etmek, düşünceleri kontrol etmeye giden yolda küçük bir patikadan ibaret.

Düşünceler, kaslarla karşılaştırılamayacak kadar güçlüdür. Kaslara hükmedebilmek kıyasla daha kolaydır. Düşünceler üzerinde denetim kurabilmek için benimki gibi sıradan bir insan beyninin çok çabalamaya ihtiyacı vardır ve bu yolda ne zaman ne kadar yol katedileceği bilinmez. Biliyor musunuz, karşınıza (çook) güzel bir kız çıkması size tahmin edemeyeceğiniz kadar yardımcı olabilir. O’nun gözlerini, saçlarını ve sesini düşünmeden durabildiğiniz müddetçe düşüncenizi denetim altına alabilmişsiniz demektir. Ben mi? Hayır, henüz başaramadım.

Başaramamak benim azmimi kırmıyor aslında. Tam tersi, daha da motive oluyorum. Her seferinde kendimi başarıya daha da yaklaşmış hissediyorum. Gün gelecek, aklım benim istediklerimle dolacak, kalbim ben nasıl emrettiysem öyle çarpacak. Bunun hayali bile beni hayata daha sıkı bağlıyor. Yeni yollar, yeni kaynaklar aramaya itiliyorum.

İşte oruç tam da bu noktada devreye giriyor. Oruç, İslam dininde neyi ifade ederse eder; aslolan, bana neyi kazandırdığıdır. Oruç, düşünmek istemediğim şeyleri düşünmemeyi, söylemek istemediğim şeyleri söylememeyi, dinlemek istemediklerimi dinlememeyi ve görmek istemediklerimi görmemeyi öğretiyor. Aklımın odalarını dolduran her şeyi, oradan kovabilmem için bulunmaz bir fırsat oruç tutmak. Yazının başlarında söylediğim, hayatımın en büyük amaçlarından birine, kendime hükmetmeye giden yolda oruç, benim için bir yardımcı.

İşte bu yüzden, bu gece de sahura kalkacağım.

Notaların Huzurunda #1

Bu da yeni atraksiyonum olsun. Kendimden daha çok şey katmak istiyorum buraya. Sevdiğim müziklerle işe başlamak istedim. Aklımda zaten kitap tanıtımları, klip paylaşımları vardı; ama bir türlü başlayamamıştım. Lafı fazla uzatmadan son günlerde dinlediğim birkaç parçayla sizi baş başa bırakıyorum, iyi dinlemeler…

  • The Cranberries‘in çelik sesli, güzel yüzlü ve farklı hatunu Dolores O’Riordan‘ın sesinden Animal Instinct diyorum.
  • Hemen akabinde Murat Yılmazyıldırım‘ın adamı intihara sürükleyen sesiyle Adsız Özlem diyoruz.
  • Bilmediğinizi umduğum ve seveceğinize inandığım, en azından çok çok dinlendirici bir ses olduğu konusunda sizi temin edebileceğim Nouvelle Vague hatun kişisinden iki parça ile bu yazıyı sonlandırıyorkene sırayla In A Manner of Speaking ve Bizarre Love Triangle geliyor.

Ve, sizi severim, bilirsiniz.

Markafoni – Kaliteli ve Uygun!

Üzüntü verici bir gerçek vardır ki, kaliteli ürünü ucuza bulmak dünyanın en zor işlerinden biridir. Kaliteli bir ürünü ucuza buluyorsanız ve bunu bilinçli bir şekilde yapıyorsanız kendinizi alışveriş gurusu ilan edebilirsiniz ve hatta bana da bir an önce ulaşıp bunu nasıl yaptığınızı anlatabilirsiniz. Eminim ki bu tip tavsiyelere ihtiyacı olan çok insan vardır ve bu konuda bir blog da yazılabilir, hiç fena fikir değil.

Konumuza dönmek gerekirse, biz henüz kendimizi en kaliteli ürünü en ucuza bulabilecek bir alışveriş gurusu olarak görmediğimiz için daha kolay yöntemleri deneyeceğiz.

En azından düşünelim, bir organizasyon olsa ve bu organizasyon dünyanın en ünlü markalarıyla toptan fiyatına anlaşmalar yapıp “sürümden kazanma” prensibine bağlı kalarak %70′e varan indirimler sunsa, fena mı olur? İşte Markafoni bunun için kuruldu ve alanında Türkiye’de öncü bir organizasyon olduğunu belirteyim. Bakınız ne diyor kendileri:

Türkiye’de markafoni’yle “özel alışveriş” dönemi başlıyor…

Türkiye’nin ilk özel alışveriş sitesi markafoni, bir ilke imza atarak Avrupa ve Kuzey Amerika’da milyonlarca modaseverin yaşadığı özel alışveriş deneyimini Türkiye’ye getiriyor. Sitede giyim, aksesuar, spor malzemeleri, kozmetik, oyuncak, teknoloji ve dekorasyon gibi farklı alanlarda ürünleri bulunan seçkin markalar, %70′e varan indirimli fiyatlar ve özel kampanyalarla üyelere sunuluyor.

Sadece davet ve referans yoluyla siteye üye olabilen özel grubun, seçkin markalara avantajlı fırsatlarla sahip olmasını sağlayan özel satış sistemini kullanan markafoni, her markanın limitli sayıda ürününe yönelik, 2-5 gün süreli özel kampanyalar düzenliyor. Her yeni kampanya için gönderilen “alışverişe davet” ile üyeler özel fırsatlı ürünlerden haberdar ediliyor.

Sizi davet edecek birini mi arıyorsunuz? Bu kardeşiniz ne güne duruyor!

Buraya tıklayın.

(Bu arada ben kullanıyorum, memnunum ve size tavsiye etme sebebim de budur. Güvenilir mi, gerçek mi gibi sorularla kafanızı meşgul etmeyin, girin ve görün. İnternet üzerinden alışveriş yapmaya artık alışın.)

Şikayet, şikayet, şikayet…

Bazen kendim de dahil insan ırkının büyük bir çoğunluğuna nefret duyuyorum. “İnsanoğlu çiğ süt emmiş” lafı o kadar anlamlı bir laf ki… Sokağa çıkıp baktığınızda önünüze gelen herkesin dertleri vardır. İstisnasız herkesin. Bu dünyada dertsiz bir insan bulmak mümkün değildir. İsyanım da aha bunadır.

Birileri mutlaka bize haksızlık etmiştir. Mutlaka hakettiğimizin altında değer görüyoruzdur. Biz çok çaba sarfetmiş, çok didinmişizdir ama bir türlü yaranamamışızdır. Öğretmenlerimiz kötüdür, o yüzden hiç temel alamamışızdır. Eğitim sistemi berbattır, o yüzden başarılı değilizdir. Genetik yapımız uygun olmadığı için bileğimiz güçlü değildir. Yoksa dünyayı yıkarız biz. Bizi bulunduğumuz yere hayat getirmiştir ve ancak ilahi bir güç yardımıyla bu ahvalden kurtulmak mümkün olabilmektedir. İş bize düşmez. Sorun bizden kaynaklanmaz ki biz çözelim?

Lafın özü, hayat pistir. Felek kahpedir. “Batsın bu dünya”dır. “Lanet olsun”dur.

Hayatım boyunca çevremde hep tatminsiz insanlar gördüm. Ben hiçbir zaman insanlar elindekileri yeterli görüp çabalamayı bırakmalı, demiyorum. Ama daha iyilerine giden yolda sürekli yakınmak niye? Varolandan sürekli şikayet etmek niye? Daha iyisini kazanana kadar elindekilerin keyfini çıkarmak bu hayatı yaşamanın daha eğlenceli bir yolu değil mi?  Aptal aptal yakınarak jet hızıyla geçip giden hayatın her karesini kaçırdığımızın farkında değil miyiz?

Adam olan, bu hayatı adam gibi yaşamak isteyen, yaşadığı her şeyden keyif almak isteyen her kimse, hayatının dengesini iyi kurmak zorundadır. Daha çok kazananı gördüğünüz kadar daha az kazananı da görün. Daha yakışıklı olanı gördüğünüz kadar daha çirkin olanı da görün. Daha şanslı olanı gördüğünüz kadar daha şanssız olanı da görün. Tüm bunları yaparken de daha iyisi için çabalamaktan vazgeçmeyin.

Aksi halde hayata küçük bir pencereden bakmak zorunda kalırsınız. Bir yarışa girersiniz ve çizgiyi geçtiğinizde arkanıza dönüp bir bakarsınız, geçtiğiniz yolun hiçbir kıvrımını hatırlamıyorsunuz… Koca bir hayatı insanlar yaşamış ve siz yalnızca seyretmişsinizdir!

Geçtiğiniz yollara iyi bakın. Sadece ileri değil, sağa-sola, geri de bakın. Yanından geçtiğiniz insanların yüzlerine bakın. Arkanızda kalanları unutmayın. Geride bıraktıklarınızı aklınızın bir köşesinde bulundurun. Geleceğe bağlı yaşamamanız gibi geçmişi de tamamen unutmamanız gerekiyor.

Lütfen bu hayatı her evresinin farkına vararak yaşayın.

Elinizi bile kaldıramayacak bir hale bir gün içinde gelebilmeniz mümkünken, sağlıklı geçirilen her dakikanın altın değerinde olduğunu görmek için aptal olmaya gerek var mı?

Her paragrafta ahkam kestiğim için tüm okurlardan özür dilerim; bilmenizi isterim ki bu emirlerin hepsi kendimedir, arasından kendine pay çıkaracak olursa, başım gözüm üstüne.

Fotoğraf: Upset boy against a wall – Crestock Photos

Bozuşuyoruz Günlük!

Sevgili günlük, ilkokulda yazdığım uyduruk birkaç sayfadan beri sana hiç “sevgili günlük” diye seslenmedim. Bugün bir değişiklik yapmak istedim. Çünkü bugün seninle özel olarak konuşmam gerekiyor. Ne zamandan beri bu hayatı paylaştığımızı sen benden daha iyi hatırlıyorsundur sanırım; çünkü tarihleri sen tutuyorsun, ben değil. Ben çoğu zaman sayfalarının çizgilerine bile dikkat etmiyorum. Zaten sanal aleme taşındığımızdan beri sayfaların da yok, kolunu kanadını kırdım, farkındayım; ama sen de teknolojiden memnunsun. Hem teknoloji olmasa bu kadar çok yazamazdım değil mi? Hatırlarsın, kalemle yavaşım, bilerek, isteyerek…

Sanal alem dedim de, konumuz aslında bununla da alakalı biraz. Biliyor musun, aramızdaki ilişkinin karşılıklı sevgi, saygı ve özveriye dayalı olduğunu düşünürdüm eskiden. Evet, eskiden diyorum; çünkü artık seninle ilgili şüphelerim var. Seni yırtılmaktan kurtardığım günü hatırlıyor musun? Hani parkta unutmuştum. Çok küçüktüm. Oyuna dalıp seni köşedeki kırmızı bankın üzerinde bırakmıştım. Senin de kabın kırmızıydı o zaman ve alınma ama sen de küçüktün. Görülmen zordu, farkedilmen de. Öyle her bakanın göreceği özel bir havan da yok, bunu söylediğim için de üzgünüm. Seni kurtardığımda bazı sayfaların yırtılmıştı, sokaktaki küçük çocuklar, karıştırmıştı sayfalarını; ama okumayı bilmedikleri için sırlarımızı öğrenemediler.

Eve gittiğimizde tüm sayfalarını özenle yapıştırdım. Hayatımda kimseye özen göstermedim ben günlük. Hediye almadım mesela. Hatta hediye aldığım birçok kişiye yalan söyledim, kendim seçtim diye. Benim arkadaşlarıma aldığım hediyelerin çoğunu annem veya kardeşim seçer. Benim umrumda olmaz günlük. Çünkü ben insanlara özen göstermekten uzak bir insanım. Aciz değil, uzak. Ama dedim ya, sana özen gösterdim. Seninle aramızdaki bağ kimseyle yok; çünkü sen susuyorsun, ben konuşuyorum. Diğer insanlarla aramızdaki bağ böyle değil; onlar da bazen konuşuyor. Ama bir türlü aynı perdede başlayamıyoruz…

Sanal aleme taşındık, her şey kolaylaştı; ama ben sana özen göstermeyi yine bırakmadım. Buna inanabiliyor musun? Ben! Kimseyi umursamayan, kimse için üzülmeyen, kafasını takmayan ben! Senin için her hafta yedek aldım. Yedekleri özenle arşivledim. Başına bir şey gelirse en fazla birkaç günlük kayıpla devam edebil diye bütün önlemleri aldım. Seni tekdüze bir hayat yaşamaktan kurtardım günlük. Sık sık temanı değiştirdim, bazen ufak tefek değişiklikler, bazen köklü… Bazen seni baştan kodladım günlük, dosyalarının her birine elim değdi, her biriyle ayrı ayrı uğraştım…

Bir gün internet tarayıcıma oguzhandogan.net yazıp girmeye çalıştığımda korkunç bir manzarayla karşılaşmıştım; çünkü açılmıyordun günlük. Hastalanmıştın. Sanal alemde buna ERROR diyoruz; ama sen bilmezsin, sen hastalanmıştın. Bütün gece seninle uğraşmıştım, kim bilir kaç sayfa kodu tekrar gözden geçirmiştim, hatırlıyorsun değil mi? Ama sabahın ilk ışıkları pencereden içeri vurduğunda sen de ben de mutluyduk; çünkü iyileştirmiştim seni ve güzel bir yazı yazıyordum o sıralarda…

Tüm bunları neden anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Tüm bunlar, sana karşı özverili olduğumu tekrar hatırlatmak içindi günlük. Sebebi ise senin bana özverili olduğuna artık inanmamam. Evet, inanmıyorum. Çünkü senin ne zaman kafan karışsa, tema dosyalarında bir bozukluk farketsem mesela ya da bazı sayfalarında metin biçimlendirmelerinin geçerli olmadığını görsem hep müdahale ettim ve seni sorunlardan kurtardım; ama benim kafam bu kadar karışıkken senden aynı ilgiyi görememek beni çok üzüyor…

Kafamı toparlayamıyorum günlük! Ve bana hiç yardımcı olmuyorsun. Ne üzücü. Senin için o kadar çaba sarfeden ben, şimdi senden beklediğim ilgiyi göremiyorum. Tek yaptığın kafamdakileri biraz olsun uzaklaştırmak. Onun da çoğunu ben yapıyorum zaten, sen dinliyorsun, ben anlatıyorum. Ama benim kafamdakileri dağıtmaktan ziyade onları düzene koymam gerekiyor. Her şeyi bir sıraya koymam, elemem ve anlamam gerekiyor. Ama yapamıyorum… Sitemler olsun!

Avea “sana çok yükleniyorlar” Reklamı

Birkaç gündür televizyonda sık sık denk geliyorum şu Avea’nın “sana çok yükleniyorlar” reklamlarına. Başta reklamda oynayan arkadaşı oyunculuğundan, mimiklerinden ötürü tebrik ediyor ardından da Avea’yı kutluyorum böyle komik ötesi bir reklam serisi sundukları için. :D Zira Avea reklam işinde diğer operatörlerin gölgesinde kaldı derken tam da zamanında uygulamaya geçirilen bir projedir bana göre. :)

Şuralar şiddetle güldürür:

“ven vaten avealı” o “zaten” ne?! kinayeli?!

“geçen maç dört gol atmadım mı nası bi fasülye bu?”

“abi niye öyle diyo ama ya? öyle demesin…”

Tek kelimeyle muhteşem. :D

Denizli’de Hayat – Dikkat, Kıskandırabilir!

I'm a poor, lonesome cowboyOkul bittikten sonra bir süre Ankara’daki arkadaşlarla takılıp daha sonra kendimi şehir dışına attım. Bu şiddetli kaçışın hem romantik hem de pratik bazı sebepleri var; ama onlar başka yazıların konusu. Bu yazının konusu ise Denizli’de yaşadığım köy hayatı. :) Ama siz de benim gibi huzura, sessizliğe, doğal yaşama meraklıysanız yazıyı okumayabilirsiniz, zira kıskandırabilir, diyerek artistliğimi de yaparım. :D

Öncelikle şunu belirteyim; ben Denizli’nin içinde değilim şu an. Sadece Denizli’ye bağlı olan ama Denizli’den 30 km uzaklıkta bulunan Kaklık kasabasındayım. Kaklık, nüfusu seyrek, yakınlarında üzüm bağları, ovalar, tarlalar bulunan ve temiz havasıyla insana huzur veren muhteşem bir kasaba. Küçükken buralarda hiç arkadaşım olmadığı için yaz tatillerinde buraya gelmeyi pek istemezdim; ama büyük şehrin beni zamanla boğmaya başlamasıyla birlikte yaz tatillerinin en sevdiğim kısmı Kaklık’ta geçirdiğim günler olageldi, bunu yeni yeni farkediyorum.

Kaklık’ta hava öyle temiz ve dinlendirici ki gece ne kadar geç yatarsam yatayım, birkaç saat uyuduktan sonra sabahın köründe kalkabiliyorum. Üstelik kalktığımda en ufak bir yorgunluk hissi yok. Tamamen dinlenmişim, sinirden-stresten uzaklaşmışım. Benim gibi bir insan, sabah kalktığında sinirli olmuyorsa vardır bu işte bi nane. Dolayısıyla geldiğim ilk günden itibaren kasaba hayatının benim üzerimdeki olumlu etkisini hissedebiliyorum.

Temiz hava insanın iştahını da açıyor tabi. Kahvaltı faslıysa ikiye ayrılıyor. Çünkü burada geçirdiğim günler de ikiye ayrılıyor.

Eğer sabah 6′da kalkıp dedeme yardım etmeye gidiyorsam yol üstünde bir yerden termosumuza çay dolduruyoruz ve çıtır çıtır simitleri de alıp bağa gidiyoruz. Çalışmaya başlamadan önce bahçeden kopardığımız yeşil biber, domates ve fırından aldığımız çıtır simitleri termosumuzdaki çay eşliğinde mideye indiriyoruz.

Yok eğer sabah iş yoksa ya da iş varsa ama dedem beni uyandırmaya kıyamadıysa (ki genelde böyle oluyor, benim şehirli züppe olarak buralara ayak uyduramayacağımı düşünüyor olabilir; ama ben onu yanıltmayı başarıyorum) kahvaltıyı evde yapıyoruz. Evdeki kahvaltının ayrıntıları biraz daha farklı. Yumurtalar kümesten; biber, domates ve salatalık bahçeden; peynir ananemin kendi hazırladığı peynirden ama sucuk Cumhuriyet’ten. Ne yazık ki sucuk yapacak seviyeye gelmedik daha, o kadar da abartmasalar iyi olur zaten. Gördüğünüz gibi evdeki kahvaltının bu doğal içeriğini sıcak bir çayla ya da yine ev yapımı taze sıkılmış şeftali ya da elma suyuyla mideye indiriyorum. Ha bu arada, ekmeği unutmuşum. Ekmeği de ben tam kahvaltıya başlayacakken gazeteye sarılmış halde dedem getiriyor, fırından, taze ve sıcak…

İki türlüsü de makbul ve leziz olan bu kahvaltılardan ve eğer bağdaysam bağdaki çalışmalardan (ve eve gelip duş aldıktan) sonra sıra günün köşe yazılarını, e-postalarını ve blog yazılarını okumaya geliyor. İşte teknolojiyi kullandığım tek alan da bu. Balkonda netbook sefası doğal hayatı etkilemiyor bence ve hatta artı değer katıyor. Temiz hava, orman manzarası ve sessizlik eşliğinde günlük medya takibini yapıyorum. İçimde bir enerji, bir üretkenlik…

Sonra işim varsa işlerimi hallediyorum, genelde günlüğe yazdığım iki yazıdan ilkini sabah bu saatlerde yazıyorum. İşlerimi bitirince de netbookta bulunan yüzlerce e-kitaptan okuyabildiğim kadarını okuyorum. Tabi bu arada ananelerin en güzeli meyve servisini ihmal etmiyor, genelde bahçedeki salatalıklardan ve şeftalilerden tercih ediyorum. :)

O kadar huzurlu ve dinlendirici ki günün yarısı nasıl gitmiş, anlamak mümkün değil. Bir de bakıyorum antrenman saati gelmiş. Hemen gidip günlük sporumu yapıyorum, sonra buz gibi bir duş… Ege’nin bu sıcak havasında buz gibi bir duştan daha rahatlatıcı ne olabilir?

En güzeli de ne biliyor musun günlük? Burada düşünmek öyle kolay ki. İnsan sesi, arabaların gürültüsü, kirli hava ve şehrin boğuculuğu altında yıpranan insan beyni her şeyden uzak, oksijene dolup taşan bir ortamda istemese bile düşünmeyi bırakamaz. Bu yüzden Kaklık’ta insanı yoran tek şey düşünmek ve düşünmenin yorgunluğu başka hiçbir yorgunlukla kıyaslanamayacak kadar güzel…

Akşam olduğunda ise hafif bir esinti, saçlarımı okşuyor. Burnumda ormandan gelen buram buram çam kokusu… Bir uykusu geliyor ki insanın, sorma! İşin en zevkli kısmı da o ya zaten… Kocaman balkonun tam ortasına altı-yedi kişinin rahatça sığabileceği geniş bir cibinlik kuruluyor ve içinde dört kişi rahat rahat uyuyor. Gecenin koynunda, korkmadan, çekinmeden ve uzun uzun…