Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Maç Analizi: Fenerbahçe – Young Boys

Fenerbahçemiz deplasmanda 2-2 berabere kalarak avantajlı bir skorla döndüğü Kadıköy’de Young Boys’a 1-0 yenilerek Şampiyonlar Ligi sevdasını başlamadan bitirdi. Böyle bir maçın ve böyle bir sonucun neresini analiz etmek gerekir, bilmiyorum. Ama sezonun başında da söylediğim gibi Fenerbahçe’nin sıkı bir takipçisi olarak attığı her adımı değerlendirmek zorundayım ve elbette bu maç için de söylenecek bazı şeyler var.

Deplasmanda oynadığımız ve tarihi fark yemekten kurtulduğumuz ilk maç sonrasında tüm taraftarlarda bir tedirginlik vardı. Herkes gayet iyi biliyordu ki oynadığımız kötü futbol kabul edilemezdi ve Fenerbahçe’nin son yıllarda oynadığı belki de en kötü futboldu. Kötü futbolu bir kenara bırakalım, bazı oyuncular dışında saha içinde azimli, istekli ve koşan bir takım görememek bizi üzüyordu. Bu yüzden Kadıköy’de oynanacak maçın bir öncekinin tam tersi bir görüntü çizmesini beklemiyorduk, yanılmadık da.

Maça çok etkisiz başladık. İlk yarıdaki oyun bize deplasmandakinin bir benzeri gibi geldi. En azından bu sefer, belki Önder yerine İlhan‘ın oynamasıyla belki de taktiksel değişiklikten, savunma hattımız eskisine göre biraz daha derli topluydu. Tabi yine de savunma hattı iyiydi demek mümkün değil. Yediğimiz golde savunma hattının uyuşukluğuyla beraber Young Boys‘lu Bienwenu‘nun muhteşem performansı da etkiliydi.

Stoch‘un kırmızı kart görmesine hiç ama hiç kızmadım. Sarı karttan sonra ceza sahası içinde kendini bırakması elbette düşüncesizceydi ama takım için bu kadar savaşan bir futbolcuya karşı en azından biraz daha toleranslı olmak gerekir. Aykut hocanın da Stoch’a tepki göstermeyeceğinden eminim. Bir Kazım gibi sarı kartın olduğunu bildiğin halde el kol hareketi yapmak ve bir türlü kendine çeki düzen vermemek var, bir de Stoch gibi canla başla çalışıp kırmızı gördükten sonra bin bir türlü özür dilemek var. Ne yalan söyleyeyim, sevdim Stoch’u. Bu maçta da on numara oynadı.

Stoch demişken bir de yeni sağ kanadımız Issiar Dia‘dan bahsedelim. Dia da Stoch ile aynı tipte bir futbolcu. Çok koşan, çalım deneyen, adam geçmeye çalışan ve hücum organizasyonlarında etkili olabilecek, tam da Aykut hocanın istediği özelliklerde ve bileklerine hakim bir topçu. İlk maçı olması sebebiyle heyecanını görmek mümkündü çünkü mutlak bir gol pozisyonunda sorumluluk alıp topa vurmak yerine çekingen davranıp pas vermeye çalıştı ve pozisyonu heba etti. Pozisyondan sonraki mahçubiyetini görmek hoşuma gitti. Kısacası Dia’dan da umutluyum.

Öyle ya da böyle Şampiyonlar Ligi‘ne veda ettik futbolseverler. Artık önümüzdeki maçlara bakacağız. Avrupa Ligi‘nde bir şeyler yapmaya çalışacağız, ki Şampiyonlar Ligi’nde bu sene başarı beklemiyordum, Avrupa Ligi’nden ne koparırsak kardır… Ama her şeyden önce tertemiz bir Süper Lig Şampiyonluğu lazım bize, kaç yıldır şampiyon olamıyoruz farkında mısınız?

Yeni Moda: Twitter’ımı Kapatıyorum

Şu ünlü camiası girdiği her ortama yön vermeye bayılıyor. Kendi ışıltılı dünyalarında olanı biteni kontrol etme isteklerini zaten biliyoruz. O kıyafeti ilk ben giydim, şu müzik türünü ilk ben getirdim, o herifle ilk ben çıktım ya da o kadını ilk ben yatağa attım… Sebebini anlayamadığım şekilde yapılan her işte bir öncü olması ve yapılan her işin başkaları tarafından da takip edilip bir akıma dönüştürülmesi söz konusu.

Üstelik artık bu kompleksli tavırlar sadece kendi camiaları içinde değil sanal aleme de taşınmış durumda. Canı sıkılan ünlü Twitter hesabını kapatıyor. Peki ama hani siz hayranlarınızla bir bütündünüz? Hani onlardan gelecek her türlü tepkiyi anlayışla karşılardınız? Hani siz eleştirilere açıktınız?

Demet Akalın, Hülya Avşar, Fazıl Say, Burcu Esmersoy, Ahmet Hakan… Bunlar son dönemde Twitter hesaplarını kapatarak gazetelere haber olan ünlüler. Küçük bir araştırmayla ulaşabileceğiniz daha birçok isim var. Kimi hayranlardan gelen tepkilere kızıyor, kimi eleştirileri kaldıramıyor kimi de hepimizin başına gelen küfürlü yorumları bahane edip “ay çok çirkin böyle şeyleeeğğğrr” tepkisiyle Twitter’dan kaçıyor. Biz de anlıyoruz ki bu hayranlarla iç içe olma konusu tamamen hevesmiş ve içi boşmuş.

Peki nedir amaç? Twitter’a neden geldiniz, neden gidiyorsunuz? Siz değil misiniz sürekli bas bas bağıran, hakkınızda çıkan yalan yanlış haberlerden bıktığını(!) söyleyen? Madem öyle neden herkesi birinci ağızdan bilgilendirebileceğiniz yegane platformu terkedip kaçıyorsunuz? Ne oldu, siz oradayken gazeteler hakkınızda spekülasyon çıkarmayı bıraktı mı yoksa? Yoksa artık kolay kolay gündeme gelemiyor musunuz?

Ya da hayranlarınızın gözlerinin kör olmadığını, hatalarınızı gördüğünü mü farkettiniz? Size ulaşmak kolaylaşınca insanlar sevgilerini göstermeye vakit bulduğu kadar eleştirilerini sıralamaya da vakit buldu, bu mudur canınızı sıkan? Ünlü olmanın ulaşılmaz olduğu zamanları geçtik artık. Artık sözde değil, gerçekten göz önündesiniz ve gerçekten hareketlerinize dikkat etmek zorundasınız. Bu mu sizi zorlayan? Belki de…

Demem o ki Twitter hesabınızı kapatarak kimi cezalandırdığınızı tekrar gözden geçirin. Aksi halde halk için değil sizin için sorun olacak; çünkü gözden düşüyorsunuz. “Ay şu beni yanlış anladı” deyip Twitter kapatmak ya da “Öff söylediklerim herkese ulaşıyor” deyip Twitter’ın amacıyla çelişmek size bir şey kazandırmayacak sevgili ünlüler. Bilin ki sosyal medya ile ne kadar içli dışlı iseniz hayranlarınızla da o kadar yakın bağlar kurarsınız. Seçim sizin.

Facebook’un Gözünü Seveyim

Bilindiği üzere birkaç gün önce oguzhandogan.net‘te yeniden bir hareketlenme oldu ve yeni yazılar yazmaya başladım. Bu hareketlenmeye destek olması amacıyla da oguzhandogan.net’in Facebook Hayran Sayfasını oluşturdum. Niyetim sosyal medya ile bu kadar ilgiliyken Facebook gibi bir ortamda oguzhandogan.net’i temsil edecek en azından bir sayfanın bulunmasıydı ve bu sayfanın bana çok şey katacağını sanmıyordum. Hatta sayfayı açalı çok uzun süre olmuştu ama ben bir türlü düzenleyip de sizlere bu sayfanın tanıtımını yapmaya fırsat bulamamıştım; ya da doğrusunu söyleyeyim, üşenmiştim.

Halbuki Facebook Hayran Sayfası şu anda oguzhandogan.net’e tahmin bile edemeyeceğiniz bir katkıda bulunuyor. Aslında biraz düşününce hiç de mantıksız değil. Tamamen kişisel yazıların bulunduğu ve gündelik bir dilde kaleme alınan oguzhandogan.net’i elbette benim yakın arkadaşlarım takip edecekti. Öyleyse benim okuyucu kitlem zaten Facebook’taki arkadaş listemi de içinde bulunduruyordu.

Sadede geleyim, Facebook Hayran Sayfası şu anda oguzhandogan.net’in günlük ziyaretçi sayısını iki katına çıkardı! Tekil ziyaretçi, çoğul ziyaretçi, sayfa görüntüleme oranları… Kısacası istatistik servisindeki tüm grafikler yukarı doğru bir ivme içinde. Ve ben tüm bunları Facebook Hayran Sayfası’na, dolaylı olarak da beni Facebook’tan takip etmeyi tercih eden arkadaşlarıma borçluyum.

Benim gibi internet üzerinde kişisel yazılar yazan birçok insanın da bir hayran sayfası hazırlamayı düşündüğünü ama üşengeçlikten bir türlü yapamadığını biliyorum. Bu yazıyı yazma sebebim de bu arkadaşlara daha fazla vakit kaybetmemelerini söylemektir. Diğer yandan uzun süredir yazı yazmadığım için yerlerde sürünen ziyaretçi istatistiklerimi tavan yaptıran siz değerli okurlarım, kardeşlerim, arkadaşlarım;

Hepinize teşekkürler. :)

24 Saatlik Geçici Mail Adresi – Pismail

Diyelim ki internette bir program arıyorsunuz. Aradığınız programı buldunuz fakat girdiğiniz site diyor ki “linkleri görebilmek için üye olmalısınız”. Bilirsiniz, son dönemin en kıl edici cümlesi budur sanal alemde. Ufak bir içerikten yararlanmak adına sitelere üye olma zorunluluğu…

Siteye girdiniz, baktınız linkleri görmek için üyelik istiyor ya da başka bir sebepten dolayı e-posta adresinizi girmeniz lazım. Oraya hemen bir isim uyduruyorsunuz, mesela rahmetlidesollardi@pismail.com yazıyorsunuz. Üyeliğinizi tamamladıktan sonra bir de bakıyorsunuz ki “üyeliği etkineştirmek için size gönderdiğimiz e-postayı kontrol edin” yazıyor. Hemen pismail.com‘a girip aslında daha önce hiç varolmayan rahmetlidesollardi@pismail.com adresinin posta kutusuna giriyorsunuz, bir de bakıyorsunuz etkinleştirme postası bizi orada bekliyor… Üstelik şifre yok, kayıt yok… Umuma açık ve 24 saatlik kullanım süresi olan şifresiz e-posta adresleri, nasıl ama? :)

bu ne işe yarar?

Sadece bir program indirmek için üye olmak zorunda kaldığınız site daha sonra da peşinizi bırakmaz. Yok efendim “sizi özledik” yok efendim “taşındık” yok efendim “doğum günü” derken e-postanızı bin bir türlü iş için kullanırlar.

Hatta bu işin ciddi bir pazarı vardır. Öyle önünüze gelen siteye sürekli kullandığınız e-posta adresinizi verirseniz adresiniz spam listelerine eklenir ve her türlü reklam içeren e-posta size ulaşır. Yani kullanılırsınız.

Bu yüzden internet aleminde alternatif e-postalar için bir arayış başlamıştır. Pismail.com ve benzeri hizmetler sayesinde istediğiniz an istediğiniz isimde e-posta adresine ve posta kutusuna sahip olabilir ve gereksiz işler için bu posta adreslerini kullanabilirsiniz.

Ömer Hayyam’dan Size Gelsin – 2

Lafı uzatmadan Ömer Hayyam’ın 389 rubaisi arasından derlediğim 18 yavrunun 9 dörtlükten oluşan ikinci parçasını sizlerle paylaşıyorum. Read the rest of this entry »

Ömer Hayyam’dan Size Gelsin – 1

Bir önceki yazının sonunda sözünü ettiğim, Ömer Hayyam’ın 389 rubaisi arasından en sevdiğim 18 rubaiyi iki posta halinde size sunma vaadinin ilk bölümünü şu an gerçekleştiriyorum. Bu yazıyla da blog üzerine 100. gönderimi yapıyorum, hayırlı uğurlu olsun efenim. Haydi başlayalım.

***

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

***

Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!

***

Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce.

***

Niceleri geldi, neler istediler;
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.

***

Ey güzel, sen ki bana derdi derman edensin;
Şimdi: “Çekil önümden” diye ferman edersin;
Senin yüzün canımın kıblesi olmuş bir kez;
Ne yapsın, kıble mi değiştirsin bu can dersin?

***

Dedim ben artık kızıl şarabı içmem;
Üzümün kanıymış bu, ben kan dökmek istemem.
Gün görmüş aklım şaşırdı: Sahi mi? dedi;
Yok canım, şaka, ben nasıl içmem!

***

İnsan son nefese hazır gerekmiş:
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş.
Biz her an şarap ve sevgiliyleyiz:
Böylece dirilirsek işimiz iş.

***

Sarhoş oldum mu aklım azalır;
Ayıldım mı sevincim dağılır.
Ne sarhoş, ne ayık bir hal var ya?
En güzeli öyle yaşamaktır.

***

Sevgili, bir başka güzelsin bugün;
Ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün.
Güzeller bayram günleri süslenir:
Seninse bayramları süsler yüzün.

Ömer Hayyam’ı Anlamak

Ömer Hayyam‘ı duymayanımız yoktur herhalde; ama size bir sır vereyim mi? Birçoğumuz sadece duymakla yetiniyoruz. Herkesin bildiği ama kimsenin bahsetmediği bir gerçekten bahsediyorum. Birçok yazarın, şairin ve sanat adamının olduğu gibi Ömer Hayyam’ın da adı dilimizde ama eserlerinden ve “kavgasından” bihaberiz.

Genel olarak “tanrıtanımaz” ve “şarapçı” olarak bilinirdi Hayyam. Günümüzde bu bakış açısı biraz değişti gerçi; ama daha önce abartısız bu iki kelime ile tanımlanıyordu, inkar etmeyelim. Ha, bir tek kendi yaşadığı dönemde tepki toplamıyordu; o da dönemin güzelliğinden kaynaklanır. Zira bilime önem verilmektedir, İslam vardır ve baskıcı bir ortam yoktur. Böyle bir dönem de dolayısıyla zamanın en büyük düşünürlerini yetiştirmiştir. Hatta bu dönemin insanları bizim de ötemizdedir, yirmi birinci yüzyılı kastediyorum.

Şaraba olan düşkünlüğüne diyecek yoktur; hatta öyle güzel anlatır ki dizelerinde, hiç içki içmemiş olanların bile canının bir kadeh şarap çektiğine eminim. Neredeyse her dörtlükte şaraptan bahseder Hayyam. Şarabın bir çıkış yolu olduğunu düşünmüş olacak. Sanırım ancak çakırkeyifken dünya halleri üzerine düşünmekten kendini alabiliyordu.

Yalnız tanrıtanımaz mıdır, orası karışık. Bana kalırsa tam tersidir, Tanrı’nın varlığını onun dörtlüklerinden daha iyi gerçekleyen başka ne vardır ki? Dörtlükleri Tanrı’nın büyüklüğünü kabul eden ve varlığını öngörüp bu varlığa da sitem eden dizelerle doludur. Yine de varlığını kabul etmesi, Tanrı’nın taraftarı olduğunu göstermez. Zira hayata dair öyle eleştirileri vardır ki, sizin de kafanızı karıştırabilir.

Yazdığı her cümle ile evreni anlamlandırmaya çalıştığı çok bellidir Hayyam’ın. Birçok pozitif bilimin yanında felsefe ile de ilgilenmiştir. Celali takvimiydi, hayyam (pascal) üçgeniydi derken dünyayı anlama isteğini şiirleriyle dışavurmuştur.

Benim okuduğum derlemede Ömer Hayyam’a ait olduğu iddia edilen 384 rubai vardı. Ancak Wiki’de yazdığına göre kendisinin 150 civarı rubaisi varmış ve şarabı öven, hayatı sorgulayan birçok şair kendi adıyla şiirlerini yayınlamaktan ziyade Ömer Hayyam’ın arkasına saklanmış; kim bilir…

Hayyam abimizin genel aurayı çözmeye çalıştım, eğer yamulmuyorsam kendisinin ölüm korkusu had safhada, ya da korkudan ziyade ölümden sonranın bilinmezliğinin getirdiği bir merak olsa gerek. Aşkı, sevgiliyi, şarabı ve ölümü dizelerinde bol bol işlemiş, hayata dair çok ciddi paradokslar ortaya koymuş.

Ben de kafaya koydum, rubailerden derlediğim en güzel 18 tanesini size iki ayrı yazı halinde sunmak istiyorum. İlkini birazdan yazarım hatta, ikincisi de yarına olsun. Ne dersiniz?