Ahmet Oğuzhan Doğan

yazmasam deli olacaktım!

Maç Analizi: Young Boys – Fenerbahçe

Fenerbahçemiz sezonun ilk resmi maçını Şampiyonlar Ligi 3. Öneleme turunda Young Boys ile oynamıştı. Young Boys ile deplasmanda 2-2 berabere kalıp avantajlı bir sonuçla evimize dönmüştük ama maç boyunca hop oturup hop kalktığımız konusunda benimle aynı fikirdesiniz herhalde. Kabul edelim ki takımımız pek de istediğimiz gibi bir oyun sergilemedi ve oldukça hızlı bir takım olan Young Boys biraz da yetenekli son vuruşlar yapabilseydi ya da bizim şansımız yanımızda olmasaydı (Volkan’ın muhteşem performansını es geçiyorum) bu maç bizim için büyük bir hezimetle sonuçlanabilirdi.

En Büyük Sorunumuz: Savunma Anlayışı

Maça başlar başlamaz daha ilk dakikadan verdiğimiz net gol pozisyonları ile hepimizin yüreği ağzına geldi ve genelde sağlam defansı ile anılan takımımızı böyle kolay pozisyon verir halde görünce haliyle biraz afalladık. Dolayısıyla gözümüze çarpan ilk ve en büyük eksik takımın savunma sistemi ile ilgiliydi.

Öncelikle maçtaki savunma hattımıza bir bakalım: Andre Santos, Bekir, Bilica, Önder.

Kolayca görüleceği gibi savunma hattımızın en önemli iki oyuncusu, bakın önemli oyuncularından ikisi demiyorum, en önemli iki oyuncusu Diego Lugano ve Gökhan Gönül‘den yoksun başladık maça. Daha ilk dakikalardan hem Lugano’nun hem de Gökhan’ın eksikliğini hissettik.

Önce Önder‘in kanadından bindirme yaptı Young Boys ve Önder bu baskı karşısında ne yapacağını şaşırdı. Maçın başındaki bu baskı maç boyunca Önder’in korkak oynamasına ve hatalı paslar vermesine sebep oldu. Tek bir maçla karar verdiğim düşünülmesin, uzun süredir Önder’in iyi bir yedek olamayacağını düşünüyorum. Bu maçla da görüşümü destekledi ne yazık ki.

Öte yandan ilk golü yediğimiz rakip atağında Andre Santos rakibin kafa vurmasına engel olamadı. Burada suçu Andre Santos’a yüklemek ne kadar doğru olur, orası tartışılır; çünkü biliyoruz ki iyi bir stoper hattı ile kafa vuruşlarından doğacak tehlikeyi engelleyebilmek mümkün. Burada hatayı Bekir ve Bilica’da aramak daha doğru olacaktır. Bu vesileyle Bekir’in de gününde olmadığını söyleyelim. Bilica ise takımımız kapandığında ortaya koyduğu performansla kendini affettirdi, Andre Santos da maçın başlarında yaptığı hataları daha sonraki iyi oyunuyla aklımızdan silmiş olsun.

Fakat savunma deyince akla sadece geri dörtlü gelmemeli elbette. Takım bir bütün olarak savunma anlayışından yoksundu. İleri gidenler çabuk dönmedi, Young Boys kalemize çok çok rahat geldi. Orta alanda baskı neredeyse sıfırdı, öyle ki bir ara Rıdvan Dilmen‘in de dikkat çektiği nokta Young Boys’lu oyuncunun tek başına 40 metre top sürdüğüydü. Baskı olmazsa, çocuk bahçesini geçer gibi gelirler kalenize, golü de atıp giderler, arkalarından bakakalırsınız.

Takımın genel olarak savunma özelliğinin düşmesinin sebebi kanatlardaki oyuncularımız da olabilir. Stoch zaten kendi röportajında söylemişti savunma yönümü güçlendirmem gerekiyor, diye. Kaldı ki hücumcu kanat oyuncularının savunma yönleri zaten zayıftır, bu genel-geçer bile sayılabilir. Öte yanda Kazım’ın zaten ne kadar başınabuyruk bir oyuncu olduğunu söylemeye gerek yok, onun kanadında da problem çoğunlukla Kazım’dan kaynaklanıyordu. O’na ayrı bir paragraf ayırdım zaten. ;) Kanatların savunma yapmadığı bir takımda bir de ortada Alex varsa, işiniz zor demektir.

Stoch İyi Sinyaller Veriyor

Maçın en iyi iki adamını saymak gerekirse bunlardan biri Volkan diğeri de Stoch‘du. Stoch’dan bahsedelim. Maç boyunca Fenerbahçe’de görmeye alışık olmadığımız kadar hareketli bir görüntü çizdi. Tam bir kanat oyuncusu gibi davrandı. Maçın kaderini değiştireceği her hareketinden belliydi ve attığı gol sadece oyununu süslemekle kaldı; çünkü güzel ve etkili futbolu golünün önüne çoktan geçmişti. Bu yüzden Stoch’la ilgili görüşlerim kendisinin skora etki etmesiyle alakalı değildir. Kaldı ki ilk golde takımı atağa kaldıran Stoch’dur ve ikinci golü de bizzat kendisi atmıştır.

Tabi tüm bu güzel özelliklerin tek maçlık kalması halinde hepimiz avucumuzu yalarız. Gönlüm, böyle genç ve yetenekli bir oyuncunun bizi kandırmak için değil, futbolu sevdiği için güzel oynadığından yana.

Ah Kazım, Vah Kazım

Kazım‘a oldum olası bir sempati duymuşumdur. Herkes de bilir ne kadar sevdiğimi. Meşhur kelepçe skandalından sonra takımda kalmasını isteyen nadir insanlardandım herhalde; ama o yöndeki görüşüm değişmedi. Önder’i mecburiyetten affedip Kazım’ı göndermek kulübün saygınlığına gölge düşürdü, her neyse.

Kazım bu maçta yine yaptı yapacağını ve maçın yarısında, böyle önemli bir müsabakada abuk subuk hareketleri yüzünden takımı kendinden eksik bıraktı. Bu hareketiyle de daha lig başlamadan eksi tas, eski hamam olduğunu herkese gösterdi. Artık forma şansı bulur mu bilmiyorum; ama bulduğu her şansı çok çok iyi değerlendirmek zorunda eski güveni kazanabilmesi için, bu saatten sonra da bu taraftarın daha fazla tahammül sınırlarını zorlamanın alemi yok. Kazım bitmiş gibi bi şey oldu.

Baskı Yapmayan Takım Kabetmeye Mahkumdur

Bu sözü de şimdi uydurdum; ama doğru. İzlediğimiz Fenerbahçe görmeye alışık olduğumuz Fenerbahçe değil. Hele hele geçen seneki muhteşem kondisyonerimiz Roland Koch‘un dirençli futbolcularından sonra aynı futbolcuları sahada yarı uykulu halde görmek canımızı çok sıktı. Ne olursa olsun takımın kondisyonu çok yüksek olmak zorunda ve bu anlamda her türlü önlem vakit daha erkenken alınmalı. Aksi halde bu seneyi dakika 75′den sonra yediğimiz gollerle anabiliriz, benden söylemesi.
Top rakipteyken press yapmadık golden sonra. Orta alanda çok boşluk bıraktık press olmadığı için.

Kartlar ve Değişiklikler

Bekir’e gösterilen sarı kart kesinlikle hatalı. Pozisyonu çok dikkatli incelemeye bile gerek görmeden omuz omuza mücadele deyip geçebilirsiniz; ama ben yine de iyice inceledim, hakikaten de omuz omuza mücadele. Bu da hakemin nazar boncuğu olsun, kötü maç yönetmedi. Hatta az sayıda hatası da bizim lehimizeydi.

Gökhan‘ın çıkıp Selçuk‘un oyuna girmesi yerinde bir değişiklikti. Bense daha garantici bir insan olduğum için bu değişikliği ikinci yarının başında yapmasını bekledim. Çünkü on kişi kaldıktan sonra Selçuk gibi atakları kesen bir oyuncu girmesi gerekiyordu. Gerçi o bazen durumu abartıp karşı takımın ataklarıyla birlikte bizimkileri de kesiyor ama olsun, sonuçta kesiyor yani adam. Kesici Selçuk. Yürü be!

Semih ve Alex değişikliğinin yerinde olacağını, Alex’in yorulduğunu ve Semih’in o bölgede savunmaya yardım edeceğini düşünüyordum; fakat gördüm ki Alex’in en yorgun hali dahi Semih’ten iyiydi. Semih bitik bir görüntü çizdi.

Sonuç

Sonuç olarak sezonun ilk resmi maçında içimizi açan bir futbol ortaya koymadı Fenerbahçe. Eksiklerimizin tamamlaması ve takımın birbirine uyum sağlamasıyla birlikte bu sorunlardan bir bir kurtulmak ümidiyle, Fenerbahçe’yi KOCAMAN seven bir teknik direktör ile KOCAMAN başarılara gitmek dileğiyle,

kendinize iyi bakın ve yorumlarınızı eksik etmeyin.

“Hah, Bi Bu Kaldıydı!” Dedirten Yazı

Beni az çok tanıyan ya da daha önce yazdıklarımı okuyan herkes, Fenerbahçe taraftarı olduğumu ve futbolu sevdiğimi bilir. Özellikle Fenerbahçe ile ilgili her türlü haberi takip eden, eleştirileri okuyan ve görüş bildiren bir insanım. Fenerbahçe taraftarının en büyük buluşma noktası olan Antu’yu sık sık ziyaret eder, Donanımhaber’in forumunda da futbol bölümünde vakit geçiririm. Amacımsa Fenerbahçe üzerinden Türk futbolunun geldiği ve geleceği noktaları inceleyebilmektir. Read the rest of this entry »

1 Temmuz 2010 – Perşembe

Bu deniz ne güzel şey. Gündüz gidersin başka, gece gidersin bambaşka. Gündüz eğlendiriyor insanı, serinletiyor, rahatlatıyor. Gece ise ayrı, geceleri ciddileşiyor deniz. Dalgalarıyla kıyıyı dövüyor, kayaları dövüyor. Derdiniz ne olursa olsun, deniz kıyısına gittiğinizde denizin derdiyle sizinki aynıymış gibi geliyor. Sanki sizin yerinize kayaları o dövüyormuş gibi düşünüyorsunuz, rahatlıyorsunuz.

Bu gece Alanya’da deniz enfesti. Emre Aydın konseri yüzünden kalabalıktı biraz; ama iskelenin uçlarına doğru gidince insan sayısı düşüyor, huzur sayısı da bununla ters orantılı olarak artıyordu. İskeleden kayalara atladım. Kayalardan aşağı doğru indim, suya yaklaştım. Suyun sesinin diğer sesleri bastırabileceği yerlere kadar indim. Dalgaların kayaları dövdüğü o yerde, yüzüm ufak ufak ıslanacak kadar yakınlaşıp sağlam bir kayanın üzerine oturdum bu gece.

İçimden “yan sen” demek geldi, başladım mırıldanmaya;

Yan sen,
bir ses gibi,
herkes gibi,
dünler gibi yan.

Geçtiğin tüm hayaller gibi,
düşler gibi yan.

Sustum. Hiç aklıma gelmeyen şeyler oluyordu hayatımda. Hiç hesapta yokken, öyle durup dururken gereksiz hüzünlere boğuldum. Öyle boğuldum ki koskoca Ankara küçük gelmeye başladı. Geceler yanmaya başladı, gündüzler yanmaya başladı, ben yanmaya başladım.

Görmek istemedim Ankara’yı. Alınmasın hem ülkemin, hem gönlümün başkentidir; ama insan bazen en sevdiğinden bile uzakta, tek başına olmak isteyebilir. Ben de öyle bir zamandaydım. Topladım bavulu, kalktım Alanya’ya geldim.

Ne istedim biliyor musunuz? Bir kişiyle farklı zaman dilimlerinde olmayı. Ben kenara çekip, biraz dinleneyim istedim. Zaman akmaya devam etsin. Sonra ben gerekirse yetişirim, belki de uzaktan uzaktan takip ederim, kimseye ilişmeden. Evet, kimseye ilişmeyeyim istedim bu gece. Oturdum kayalara, kafamı dinledim.

Alanya, çok güzelsin bu gece!

28 Haziran 2010 – Pazar

Bugün Alanya’ya geldim. Otobüsüm Cumartesi akşamı 23.00′te Ankara Söğütözü’nde bulunan Ulusoy firmasından hareket etti. Normalde 8 saat sürmesi gereken yolculuk ne yazık ki 9 saate çıktı, üstelik Ulusoy ile ilgili tek şikayetim bu değil.

Ulusoy’u tercih etmemin sebebi son derece köklü bir seyahat firması olması ve hizmet kalitesinin yüksek olması idi ancak vaadedilen kablosuz internet olanağını kullanamadıktan sonra verilen hizmetin benim için pek bir anlamı kalmadı açıkçası. Kablosuz interneti neden kullanamadığımı soracak olursanız, ben de bilmiyorum. Muavine sorduğumda bana “bir problem var, merkeze bildirdik ama ne yazık ki hala bize dönmediler” dedi. Burada iki ihtimal var, ya muavin kendisini kurtarmak için böyle söyledi ya da merkez gerçekten otobüsleriyle pek ilgilenmiyor.

Sebebi ne olursa olsun, önemli olan sonuçtu ve ben 9 saatlik yolculuğum boyunca kablosuz internet olanağından faydalanamadığım için gerçekten kızgınım. Bir daha Ulusoy mu? Pek sanmıyorum. Kötü bir firma olduğunu düşünmüyorum ama artık alternatifini aramaya başladım. Mesela buradan Denizli’ye geçerken Varan’ı deneyeceğim.

Zaten Ulusoy ile önceki senelerde Denizli’ye giderken kullandığım Pamukkale Turizm arasında da çok fazla fark göremedim. Tek fark Ulusoy’da kablosuz internet bulunduğunu söylemeleriydi. Ha bir de Pamukkale Turizm’in araçları milattan kalma, o ayrı.

Bu arada eskiden hep hayal ettiğim ve olmasına pek imkan vermediğim şey gerçekleşmiş, otobüslerde artık her koltuğun arkasında monitör var, kulaklık çıkışı var ve uydu kanalları var. Hatta oyun kumandası bile vardı ama uyduruk ve parlaklığı tavan yapmış bir atari oyunundan ibaretti. Neyse bu da bi başlangıç. Sırada kocaman müzik ve film arşivlerinin bulunduğu çoklu medya alanları istiyoruz otobüslerimizin arkasına. Belki çok şey istiyor gibi görünebilirim ama hiç de değil, ne de olsa daha önce de monitör bulunması imkansız gibi geliyordu değil mi?

Bir de şunun haberini vereyim, tatile çıkmamla beraber yazı yazmaya daha çok ihtiyaç duymaya başladım. Bu da artık oguzhandogan.net’i daha çok ziyaret edeceğiniz anlamına geliyor. Çünkü artık daha çok yazı gireceğim. Yorumlarınızla bana eşlik eder, beni bu yaban ellerde yalnız bırakmazsanız müteşekkir olurum sevgili okurlar.

İsrail’in Kanlı Baskını Üzerine

İsrail Terör Örgütü

Sizlere arkadaşımın doğum gününde ne kadar eğlendiğimizi, içki içtiğimizi, dans ettiğimizi ve başka bir arkadaşımın evinde kaldığımızı anlatmak isterdim ancak ben tüm bunları yaparken neler neler olmuş, daha yeni öğreniyorum. Bu yüzden bireysel olarak tepkimi koymak adına, bugünkü yazımı İsrail’e ithaf ediyorum.

Olayları bugün sabah, okulda öğrendim. Her şeyi tekrar hatırlatmaya gerek yok, ülke gündemi zaten İsrail’in terörist eylemiyle meşgul olmakta, olsun da. Bu olay öyle çabuk geçiştirilmemeli. Takip edebildiğim kadarıyla benim de diyeceklerim var bu konu ile ilgili.

Öncelikle herkesin bireysel olarak tepkisini koymasından yanayım. Herksele aynı şeyleri söyleyecek olsanız bile, ki çoğunlukla bunu yapıyoruz, söyleyin. Burada önemli olan birbirinden farklı şeyler söylemek, ille de farklı açılardan meseleye yaklaşmak değil. Zaten apaçık terörizmin görüldüğü bu olaya da kaç farklı açıdan yaklaşılabilir ki? Burada mesele, herkesin duyarlı olduğunu göstermesi ve İsrail’e “Yaptıklarını Görüyoruz! Dur Artık!” mesajının verilebilmesi. Zira İsrail yeterince şımarmış durumdadır ve artık durdurulması gerekmektedir.

İsrail’in yaptığı hareketin en ufak bir savunması olamazdı ki şu ana kadar da geçerli bir sebep gösterilemedi. Silahları vardı dediler, yoktu. Karşı koydular dediler, ulan askersin sen, öldürmeden etkisiz hale getirmeyi bir tek Türk askeri mi beceriyor? Bu kadar mı korkak ve beceriksiz askerleriniz? Bu kadar mı acizsiniz, silahsız hareket edemez misiniz? Demem o ki İsrail ile ilgili söylenecek çok şey yok. Ben olaya başka boyuttan yaklaşacağım. Read the rest of this entry »

Neler Oluyor #1

Business concept with paperwork flying everywh...

Yarın bir deneme sınavı var okulda. Bu sınavdan alınacak not, daha önce girdiğimiz vizeler arasında en düşük olanın yerine geçecek. Kısacası sene sonunda yapılacak olan Proficiency sınavının bir denemesi olan bu “çakma proficiency”den alacağımız puan, bir vize olarak sayılacak ve bu da önemli. Öyleyse benim bu sınava çalışmış olmam gerekirdi. Peki ben ne yaptım? Çalışmadım. Üstelik kalın mı kalın bir alıştırma kitabı aldığım halde. Ama bahanelerim hazır. Ben kitabın tamamen ingilizce olmasını ve ingilizce anlatmasını istemiştim, oysaki bu kitapta Türkçe anlatımlar ve ingilizce örnekler var. İşte bu birincisi. Ama ikincisi ve en önemli bahane, ve hatta genele yayılabilir bu, ben ders çalışmayı bilmiyorum. Vallahi bilmiyorum. Ben hayatımda hiç oturup da adam gibi ders çalışmış mıyım, bi sorayım kendime…

Bir diğer mesele, bloga yeni bir imaj düşünüyorum. Ama daha önce de defalarca söylediğim gibi, sadece düşünüyorum. Bir türlü harekete geçemedim. Her gün kendime söz vererek geliyorum eve, şimdi girip yeni temam üzerinde, blogumun yeni tarzı üzerinde çalışmalar yapacağım diye; ama yok. Üstelik aklımda o kadar çok fikir var ki. Daha sonra bir yazıyla bu fikirlerden bahsederim belki. Belki de bahsetmem, başkaları konmasın diye. Hem neme lazım, herkes benim kadar tembel değil. Adam alır fikri, uygulayıverir. Ben de bön bön bakarım sonra.

Ve bi diğer mesele, bugün FriendFeed’deki girdilerimden bir tanesi şöyle idi:

Kızılay’dan Eryaman’a dönüşte otobüsün en arkasında yanımda oturan hatun, yorgunluğa daha fazla dayanamayarak uykuya daldı. İşin ilginç yanı, omzumda uyuduğunu farketmesi için yolculuğun sonunu beklemem gerekti.

Zaman zaman bana da olur. Kendimi tam da yanımdaki kişinin omzuna başımı koymak üzereyken bulurum ki, henüz daha ilerisine gitmedim, gitmemek dileğiyle. Yok arkadaş, ben sevmiyorum milletin omzunda uyumayı, hiç denemedim de zaten.

Ha bir de friendfeed çok karıştı geçen gün yahu. Beyn.org’dan Barış Ünver, gizliliği ile bilinen Pucca’nın fotoğrafını ve ismini yayınlayınca millet çılgına döndü. Tüm olanları ilgiyle ve hayretle takip ettim. İnternetin ne büyük bir güç olduğunu, bana göre “küçük” bir olayın bir anda ne büyük boyutlara ulaştığını gördüm. Bununla ilgili çok ciddi önermeler içeren babalar gibi bir yazı da yazılabilir ki ben de yazmak için listeme ekliyorum.

Ankara Üniversitesi – Şenlik – Bedük Konseri

Ankara Üniversitesi Bahar Şenlikleri - 2010

21 Mayıs akşamı Ankara‘nın en hareketli noktalarından biri, Ankara Üniversitesi‘nin Tandoğan kampüsüydü. Bunun sebebi birkaç gündür sürmekte olan Ankara Üniversitesi Bahar Şenliği idi. 21 Mayıs gününün sanatçıları ise Sebahat Akkiraz ve Bedük‘tü. Herkes tarafından çok övülen Zülfü Livaneli konserini kaçırmanın verdiği pişmanlıkla Bedük konserine birkaç saat öncesinden gittim. Konserden izlenimlerimi paylaşayım. Read the rest of this entry »